Hayalperest Dünyama Hoşgeldin

Bazen Hayaller, Bazen Gerçeklerdir, Bizi Hayata Bağlayan!

Sevgili Okurlar!!

Bu Sezon Oldukça Yoğun Bu Sebeple Yazılarıma Kısa Bir Ara Vermek Zorundayım Mayısta Tekrar Başlıyacağım

9 Mart 2010 Salı

Başbakanlık Mülâkatı


Evet arkadaşlar başlığı doğru okudunuz. Tabii ülkemizde ve hatta dünyanın hiç bir yerinde böyle bir uygulama yok. Peki olsaydı ne olurdu? Birde bu mülakatın sorularını ben hazırlasaydım, kim bilir nasıl olurdu. Bakalım nasıl oluyormuş.

- Herşeyden önce mapus damı görmüş olacaksın.

- Oy çoğunluyla millet tarafından seçileceksin.

- Seçildin, yetmez. Adam gibi adam olacaksın. (Kadın da olabilir tabii)

- Şahsi arac kullanmayacak, toplu taşıma araclarını kullanacaksın.

- Senin için tahsis edilmiş araba, uçak, helikoptere değil, tahsis edilmemiş olana bineceksin.

- Önüne konulan gıdayı tatmadan, tatdıracaksın.

- Vatandaştan gelebilecek kasa, ayakkabı, terlik, tükrük, öpücük hepsinden korunmanın eğitimini almış olacaksın.

- Sırtını duvardan başkasına dönmeyeceksin.

- Hak hukuk gözeteceksin.

- Milletini dış güçlere muhtaç etmeyeceksin.

- Haa birde, sakın bir enayilik yapıp, kaldırılmış idam cezasını geri getirmeyesin. Önce senin için kurarlar darağacını.

- Bütün bunlar sende varsa eğer, senden Türkiyeye Başbakan olmaz. Sıradakiiiiii...

5 Mart 2010 Cuma

Asansörde Kaldık


Yaklaşık bir ay önceydi. Arkadaşda toplandık. Gırgır şamata derken kalkma vakti geldi. Kalkma vaktinin geldiğini ise; annelerimizin sözleşmişcesine aramalarıyla anladık. Altı kişiydik. Diğer asansörü beklemeğe üşendik ve dört kişilik asansöre tıkıştık. Dokuzuncu kattan aşağı iniyoruz. Nitekim asansör, bu insanlık dışı davranışa daha fazla dayanamadı ve isyan bayrağını çekti. Beşinci katta kalakaldık. Tabii durum ne olursa olsun, bizden normal davranışlar sergilememiz beklenemez. Birimiz annesini arıyor;

- Anne, ben biraz geçikecem.

- Nerde miyim? Asansördeyiz. Bizim kızlarla..

- Alooo anneee (Dıtttt)

- Kapattı!

Bir diğerimiz korku dolu senaryolar yazmaya başlamış bile;

- Şimdi, altı kişi olduğumuzdan, ortamdaki oksijen yeterli gelmeyecektir. Bu durumda en çok öldüren yaşar!

Beş çift göz, bunu süzdük. Hepimizin gözlerinde;

- "Birini öldürmek gerekirse, merak etme senden başlarız." İfadesi vardı.

Bir diğerimiz, çantasına koymuş olduğu poğaçayı bencilce yemeğe başlamış.

Sonunda birimiz güvenliği aramayı akıl etti. On dakika boyunca, korku çığlıkları yerine, apartmanı kahkahalarımızla inlettik. Aslında hepimiz bir an korktuk. Kapıya en yakın olan ben, kapıyı açalı yaklış iki dakika olan, ancak bizim gülmekten fark etmediğimiz, şaşkınlıkla bize bakan adamı görünce korktum. Tabii diğerleride. Hepimiz dona kaldık. Yaklaşık yarım metre yukarıda asılı kalmışız. Ben içimden daha fazla rezil olamayız diyordum ki, zeminde gezen kediyi görmemle geri adım atmam bir oldu. Adama;

- O kediyi oradan almazsanız ben burada kalmayı tercih edicem.

Dedim. Adam İkinci şoku yaşıyordu. Üç ve dördün sırada olduğunu bilemezdi tabii. Kızlardan birinin;

- Ayy ben buradan atlıyamam.

Sözüyle üçüncü şoku yaşadı. Dördüncü ve son şok ise; asansörden inen her kelleyi sayıp, altı rakamına ulaştığı andı.

O günden beri asansöre dört kişiden fazla binmiyorum. O adamı gördüğüm zaman yolumu çevirmem de cabası tabii.

4 Mart 2010 Perşembe

Türkçemizin Evrimi

**Yıl: 1967
"Karşıma aniden çıkınca ziyadesiyle şaşakaldım ve çok mütehassis
oldum...
Nasil bir edâ takınacağıma hükûm veremedim, âdetâ vecde geldim.
Buna mukâbil az bir müddet sonra kendimi toparlar gibi oldum.
Cemalinde beni fevkalâde rahatlatan bir tebessüm vardı...
Üstümü başımı toparladım, kendimden emin bir sesle
'Akşam-i şerifleriniz hayrolsun' dedim.."


Yıl: 1977
"Karşıma aniden çıkınca fevkalâde şaşırdım ve duygulandım.. .
Nitekim ne yapacağıma hüküm veremedim, heyecandan ayaklarım titredi.
Amma ve lâkin kısa bir süre sonra kendime gelir gibi oldum.
Nitekim yüzünde beni ferahlatan bir tebessüm vardı.. Üstüme çeki
düzen verdim, kendimden emin bir sesle 'Hayırlı akşamlar' dedim.."


**Yıl: 1987
"Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım ve hislendim..
Ne yapacağıma karar veremedim. heyecandan ayaklarım titredi.
Ama çok geçmeden kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni rahatlatan
bir gülümseme vardi.. Üstüme çeki düzen verdim. kendimden emin bir
sesle 'iyi akşamlar' dedim.."

Yıl: 1997
"Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım ve duygulandım.. .
Fena halde kal geldi yani.. Ama bu iş bizi bozar dedim. Baktım o da
bana bakıyor, bu iş tamamdır dedim... Manitayı tavlamak için
doğruldum, artistik bir sesle 'selam' dedim.."


Yıl: 2007
"Abi onu karşımda öyle görünce çüş falan oldum yani ve duygu durumum
kabardı...
Oğlum bu is bizi kasar dedim, fena göçeriz dedim, enjoy durumları
yani... Ama concon muyum ki ben, baktım ki o da bana kesik.. Sarıl
oğlum dedim, bu manita senin... 'Haw are you yavrum?"

Arkadaş yollamış. Paylaşmak istedim.

28 Şubat 2010 Pazar

C5'e Bak!


Arkadaşlarla site içinde turluyoruz. Bizim sitede blok isimleri c3, c4, c5, c6 diye gidiyor. Benim gözüm bir anda Citroen C5'e takıldı. Refleks olarak;

- Uff C5'e bakk.

Demişim. Arkadaşlara bir döndüm. Hepsi kafayı kaldırmış c5 blok'a bakıyorlar.
Bendeki gülme krizini tahmin edebilirsiniz.
Hakikaten harika araba...

26 Şubat 2010 Cuma

O Kim?


Dün saat 22:00 sularında kapı çaldı. Kapıyı bir açtım ki; iki arkadaşım. Sana çay içmeğe geldik dediler. Şaşkınlıkla buyurun dedim. Evin hali berbattı. Neyse canım, yabancı değillerdi ya. Çayları koyduk. Kızlardan biri sordu.
- Yaa çok merak ediyorum ve hiç anlamıyorum. Bize biraz ergenekon, ay ışığı, sarıkız, balyoz nedir? Anlatır mısın? Mesela (gazeteyi göstererek) niye almışlar bu adamları içeri?

Kendi çapımda, kendimin de anladığı kadar anlatmaya başladım. Nasıl oldu bilmiyorum, kendimi Diyarbakırda buldum. Diyarbakır konuşulur da Gaffar Okan konuşulmaz mı? Kendimden emin, karşımdakinin de konuya hakim olduğunu düşünerek başladım.

- Rahmetli Gaffar Okkan...

Demeye kalmadı. Heyecanla başladığım söz şu soruyla bıcak gibi kesildi.

- O kim?

O kim? O kim? O an da kala kaldım. İçimden; O, o bir kahraman, o Türkiyenin kapanmayan yarası... Gibi düşünceler geçti. Hiç birini söyliyesim gelmedi. Şevkim kırılmıştı.

Yıllardır savunduğum teori çökmüştü. Hep " Gençler olarak bilinçliyiz. Devleti, milleti, gündemi takip ediyor, ilgilenmiyor görünsekte, neyin ne olduğunu biliyoruz." Derdim. Öyle olmadığını gözlerimle gördüm. Onun bu kadar ilgisiz olduğunu yeni anladım. Daha önce bu konuları hiç konuşmamıştık. Düşüncelerden sıyrıldım ve;

- Boş ver canım. Hadi biraz da sen anlat. Yeni bir şey aldın mı? İndirim var mı?

Bir an da, siyasi konuların kasvetiyle gerilmiş olan kızın gözleri parladı. Onun ilgi alanına geçmiştik sonunda.

O zevkle anlatıyordu. Ama ben, yüreğimi sızlatan o soruyu düşünmekten kendimi alamıyordum. "O kim."

Şimdi yazımı bitiricem ve nette Rahmetli Ali Okkan hakkında ne kadar bilgi varsa linklerini arkadaşıma göndericem. Umarım, sorusunun cevabını doğru olarak bulur.

Onu ve tüm şehitlerimizi rahmetle anıyorum.

25 Şubat 2010 Perşembe

Köşküne Gireyim mi?

- Adnan amca, Adnan amca köşküne gireyim mi?
- Girr.

- Bihteri götüreyim mi?
- Götürr.

- Kaç lira?
- Lafımı olur canım. Senin benim mi var? Orta " Malı " işte.

24 Şubat 2010 Çarşamba

Sanatçı Açılımı Desteklese Ne Olurr, Desteklemese Ne Olurr


Bir kaç gün önce, Başbakanımız ülkemizin değerli sanatçılarını Dolmabahçe sarayında ağırladı. Açılıma, Türkiyenin büyük bir kısmının gözdesi olan bu insanlardan destek istedi. Ancak ben mi anlamıyorum? Yoksa, zaten anlaşılmaz bir hal mi? Sanatçının, siyasi açılıma desteği ne olabilir ki? Ne yapacaklar? Konserlerde halkı, açılıma destek olmaya mı çağıracaklar? En fazla ne yapılabilir, doğu illerimizi daha sık ziyaret ederek, halkla bütünleşebilirler. Buda insanın içinden gelecek. Senelerdir bunu yapan, Türkiyenin dört bir tarafındaki halk ile iç içe olan sanatçılarımız çok. Demek ki bu yeterli gelmemiş. Bunun için otuz tane sanatçının desteği yetmez. Tüm halk buna inanmalı. Türkiye seneler evvel yaptığını yine yapıyor. Ülkesinin Başbakanını böyle zorlu bir mücadelede yalnız bırakıyor. Ülkenin bölünmesini dileyenler, şehit ailelerini arkalarına alıyorlar. Bir takım hareketlerle, onların acılarını tazeliyor, eğer açılıma destek verirlerse, yavrularının kemiklerini sızlatacakları fikrine inandırıyorlar. Lafa gelince ırkçı olmadıklarını savunuyorlar. Ancak Kürtler ve Türklerin birleşmemeleri için çabalıyorlar. Şahsi düşüncem o ki; "Er yada geç bu iki millet bir araya gelecek. Belkide seneler sonra torunlarımız bunu başaracak ve dedelerimiz ne kadar ahmaklarmış ki, ellerindeki gücü, imkanı halklarının bütünlüğü için sarf etmemişler" diyecekler. Ve ben Türkiye Cumhuriyetinin hür vatandaşı olarak, açılımı destekliyorum. Ve bunu sağcı, solcu, milliyetçi, herkesin desteklemesi gerektiğine inanıyorum. Bunun için, elbette ki sanatçılarımızın desteği de gerekiyor. Ama önce, siyasi parti liderlerinden tam destek sağlanmalı. Ancak o zaman, açılım bir hayal olmaktan çıkar.

21 Şubat 2010 Pazar

BİR AĞACI OYMUŞLAR, İÇİNE DÜNYAYI KOYMUŞLAR

Daha 4 yaşındaydım, onunla tanıştığımda. Bana ilk öğrettiği kötülerin 55 dakika boyunca eziyet edip, her türlü kötülüğü yapıp bunun karşılığı olarak sadece 5 dakika ceza almasıydı. Şaşırmıştım.

6 yaşıma geldiğimde evcilik oynarken gözüm yine ona kaydı. Bana evliliğin aslında çok korkunç olduğunu gösterdi. Eltinin kapı dinlediğini, kocanın aslında laftan anlamaz bir taş kafalı olduğunu, çocuğunun çıkarları söz konusu olduğunda seni satabileceğini, kaynanadan bahsetmiyorum bile…

10'lu yaşlarda ayrılmış olan karı-kocanın aynı evde yaşayabileceğini gördüm. Anlamadım eğer evli olmayan bayanlarla erkekler aynı evde yaşayabiliyorsa evlilik kurumu neden kurulmuş yada ‘’Ateşle barut yan yana olmaz’’ tarzı atasözlerini söyleyenler geri kafalı mıydı?

13 yaşındayken okulda başıma gelen bir olayı babama anlatmak için eve geldim. Babam daha gelmemişti. Beklerken ona baktım. Babaların aslında her şeyi duymak zorunda olmadığını onlardan gizli dünyayı ters döndürsek o duymadığı zaman problem olmayacağını gördüm. Görsede problem değildi. Yalan diye bişey vardı dimi?

16 yaşına liseli gençlerin aslında çok problemli, başları beladan kurtulmayan, her suçu gözünü bile kırpmadan işleyen, ailevi değerleri olmayan insanlar olduğunu gördüm?

17-18 yaşlarımda, eşlerin %98 birbirlerini aldata bileceği yarı yolda azıksız bırakabileceği gördüm. Bu yüzden kadının ahlaki değerleri değerlerinin elastik olması ve bütün acizliğine karşın para kazanması gerektiğini öğrendim. Kadının asıl yeri sokaklardı. Çocuk elbette büyürdü ve kendi değerlerini oluşturmalıydı. Büyüklerin onu yönlendirmesi yanlıştı. Dini değerler gereksiz bir prosedürdü. Alkol suyun sarhoş edeniydi.

Bütün bu yanlış bilgileri bilinç altıma sokan şeyin ne olduğunu anladınız mı?
Benim güzel dinimi benden almaya çalışan şeyin ne olduğunu …

TELEVİZYON

Belki bunlar size saçma geldi. Ama benim size tavsiyem bilinç altınızı yoklamanız...

(Arkadaşımız Dipsy'ye bu yazıyı bizimle paylaştığı için teşekkürederim.)

19 Şubat 2010 Cuma

Bir Kendi Tarihçi

Şimdi sevgili blog yöneticim bu yazıma biraz bozulacak. Malumunuz kendisi sıkı bir Murat Bardakçı takipçisidir. Ancak bana hak vereceğini düşünüyorum. Yazarın 18.02.2010 tarihli yazısını okudum. Gençlerin, filanca yazarın, filanca kitabını tavsiye eder misiniz? Gibi sorularına toplu cevap vermiş. Yeni romanlardan, yeni yazarlardan tarih öğrenilemiyeceğini vurgulamış. Yeniden kastı genç mi, yoksa piyasada yeni mi anlayamadım. Ben yazısında sanki "Benden başka tarihçi yok" dediği hissine kapıldım. Gerçi bu yazımı okusa kızardı. O koca sesiyle "Ben tarihçi değilim, gazeteciyim" diye bağırırdı. Ama bütün tarihçileri karalamış. Bence piyasada gerçekten araştırmış, hakkını vermiş çok tarihçi var. Ben bunların bir kısmını ilgiyle okuyorum. Türkiyede gençler ikiye ayrılmış. Bir, cehaleti seçenler. İki, okur-yazarlığı seçenler. Şimdi bu "cehaleti seçenler" cümleme de tepki gelebilir. "İmkanımız olduda biz mi seçtik" diye. Bu bir savunma olamaz. Bunun arkasına sığınmak, ancak cehaletini belgeler. Nerde ve nasıl olursak olalım. İsteyen kendini yetiştirebilir. Ve diyorum ki, Sayın Bardakçı, gençler olarak çok yazarların kitaplarını okuyoruz. Ve şükür ki, doğruyu-yanlışı ayırt edebiliyoruz. Mesela sizi okuyorum, zevkle izliyorum. Ve ben kendi kafamda, sizin de doğru mu, yanlış mı olduğunuzu ayırt etmişim. Gerçekten çok değerli, başarılı, işine gönül vermiş birisiniz. Ama denir ya, büyük adamların, büyük hataları olur diye. Bence en büyük hatanız, Osmanlı padişahlarının içki içtiğini söylemenizdir. Kızacaksınız ama aynen böyle düşünüyorum. Ve bu fikrimi destekleyen çok kişi bulabilirim. Ancak Bardakçının bu iddia'ya cevabı hep şöyle; "Ben söylemiyorum. Torunu söylüyor." Bana pek mantıklı gelmiyor. Osman Ertuğrul efendi dedesi 2. Abdülhamid'i beş yaşlarında iken, bir ya iki kere görmüş. O yaşta bir çocuğun böyle bir ayrıntıyı hatırlaması zor. Nitekim bunu Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden biri ile yaptığı ropörtajda söylemiş. "Çok küçüktüm, hatırlamıyorum." Profesöre verdiği bu ropörtajın, yanılmıyorsam eğer, sesli yahud yazılı kaydı bulunuyor. Bu durumda akla iki şey geliyor. Ya rahmetli Ertuğrul efendi, kime ne dediğini bilmiyor. Yada Murat Bardakçı yahut Profesör yalan söylüyor. Varsayalım Bardakçı bu iddiasını yüzde yüz ispatladı. Peki soruyorum. Fatih Sultan Mehmet Hanın içtiğini nasıl ispatlayacak. Bence bu iddialar, alçak bir iftiradan başkası olamaz.

Ön Yargımı Aştım, Gülmekten Kırıldım...

Bu hafta benim için o kadar yorucu ve sıkıntılıydı ki. Sonunda isyan bayraklarını çektim. Abim geldi " Seni İVEDİK 3'e götüriyim" dedi. Film izlemeyi pek sevmiyor olmama rağmen "tamam" dedim. Yeter ki, güleyim. Az evvel girdik eve. Salonda ortalardaydık. Arkamızda en az benim kadar "gülmeğe aç" insan yavruları vardı. Adamların açma düğmeleri var, kapama yok. Erkek milleti birde, aç-kapa, enerji kaybı. Adam filim boyunca katıldı. Çıkarken zor topladı ağzını. Adamdaki pozitif enerji abime negatif yansıdı. O arkada "anırdıkça" abim çıldırdı. Filmin bundan önceki serisi nasıldı bilmem. Ama bu çok iyiydi. Her beş dakikada, hormonları normal olanlar, gülmekten katılıyor. Neyse geçenlerde bununla ilgili birşey anlattılar. İnsanları önce "Şaban" sonra da "Recep" isimlerinden soğuttular diye. Bence hakikat payı var. İnsanlar bu isimleri koymaz oldular. Yalnız ikisi değil, daha neler vardır. Neyse, bence Şahan zeki birisi. Filmde bu ismin istismar edilmediğine dair, iyi bir senaryo yazacaktır.

14 Şubat 2010 Pazar

Dakika 2, Hayalciler 1-0 Önde!

Evet, "2010 Dileklerim" başlıklı yazımı okuyanlar bilirler. Bu sene ilk hayalim, kitabımı Murat Bardakçıya imzalatmaktı. Vee dün itibariyle bir hayal olmaktan çıktı. Dakika iki dedim çünki, ikinci aydayız ve ilk hayalim gerçekleşti. Nasıl mı?
KİTAP SERÜVENİM
Ocak ayının başlarıydı. Evimin yakınlarındaki bir kitapcıyla anlaştım. Kitabın piyasa fiyatı 44 tl. Sana ise alış fiyatıydı, indirimdi felan 28 tl'ye veririm dedi. Birkaç gün sonra Vefada eski kitaplar satan bir yere gittim. Bir kaç kitap aldım. Gelmişken Beyazıta da uğrayayım dedim. Ben kendimi masum bir beyazıt gezintisine çıkmış gibi hissederken, bilinç altım "asıl maksadın Bardakçıların çarşıdaki sahaf dükkanına uğramak" diyordu. Galiba haklıydı. Birkaç saat sonra kendimi ünlü sahaf İbrahim Manavın dükkanında buldum. Bardakçının eşini daha evvel gördüğümden hemen tanıdım. Bir müşteriyi geçirdi. Bana da nasıl yardım edebileceğini sordu. Şah Babayı istedim. Çıkarttı. Fiyatını sordum 44 tl ama 40 tl yaparız dedi. Ne yaptıysam bir kuruş aşağı çekmedi. Babamın "Taş yerinde ağır olur" sözünü hatırladım. Bir kaç eski kitap baktım. Bu sırada eşinden de lafz oldu. Neyse elim boş olarak, teşekkür ettim ve çıktım. Ancak canım fena sıkıldı. Karşıdaki dükkana sordum. 44 tl dedi. Yok dedim. Ben başka bir yerde 28 tl'ye buldum. Adam birde dalga geçmez mi? "Aaa ne güzel" diye. O kadar sinirlendim ki, gözüm çarşıyı gezen Bakan Beşir Atalay, İstanbul Valisi Muammer Güler ve nede Emniyet müdürü Hüseyin Çapkını görmek istemedi. Sonra kendime geldim. Dünyanın sonu değil ya. Başka zaman alırsın dedim. Ve hızla makinemi çıkartıp resimlerini çektim. Ama henüz bilgisayara aktarmadım. Aktarınca koyarım. Sonra, benim kitapçıya geldim. Demez mi " Çarşıya çıktım ancak senin kitabı bulamadım" diye. O an dükkanı dağıtmak geldi içimden. Kendimi eve nasıl attım bilmiyorum. Barut gibiydim. İki gün sonra babam aramaz mı "senin kitabı aldım "diye. Hemde 30 tl'ye, öyle rahatladım ki; içimden ılık ılık birşey aktı sanki. Daha kitabıma bakmaya doyamadan, elime aldığım gibi fırladım. Habertürk'de spor yazarı bir arkadaşın evine. "Tabii imzalatırım" dedi. Kitabı verdim. Tam üç haftadır her kapıya, telefona kitabım geldi diye fırlıyorum. Çok şükür dün bizzat gittim aldım. Abi; "Burada olsaydı görüştürürdüm" dedi. Ama geceleri geliyormuş. Kitabı elime aldım ve sordum kendime "Acaba bu heyecana değecek mi?" diye. Ve işte Sayın Murat Bardakçı, nevi şahsına münhasır orjinalliğiyle şu satırları yazmış.

MURAT BARDAKÇI 12.02.2010

"Sular yükselince balıklar;
karıncaları yer...
Sular çekilince de karıncalar;
balıkları yer...
Kimse bugünkü üstünlüğüne ve,
gücüne güvenmemelidir...
Çünkü...
Kimin kimi yiyeceğine;
Suyun akışı karar verir..."

9 Şubat 2010 Salı

Son Aile Tatilim !!


Tatil için Akyazıdayız. O zaman Sakarya üniversitesinde okuyan abimde hafta sonu bize katıldı. İki araba çevreyi dolaşmak için çıktık. Bizim aile ve babamın kuzeni ve ailesi. Babam bilmediği yollara girmeğe bayılır. Hiç bir tabelası olmayan bir dağ yoluna kırdı direksiyonu. Arkadakilerden telefon geldi. Biz dönüyoruz. Sizde dönün, beraber balık yemeğe gidelim. Babamın cevabı hepimizi şok etti, yok biz ailecek bu yolun sonunu merak ediyoruz. Tabii gözler babamdaydı. "İstiyoruz" Hadi yaa. Balık teklifinin ne kadar cazip olduğunu sonra anladım. Neyse ki benim için sorun yoktu. Mp3' üm yanımdaydı. Taktım kulaklıkları ve izlemeğe koyuldum. Her yer Yeşil. Hemde her tonuyla. İki aracın zor geçtiği bir yol. Gerçi bizimkinden başka araç yoktu. Babam heyecanlı. Ailecek izcilik yapıyoruz gibi hissediyor. Ondan başka kimsede çıt yok. Tam huzurla gözlerimi kapıyordum ki, mp3' üm şarjı bitti. Tam bir felaket. Allah kahretsin. Hem benim hem de arabadakiler için sıkıntılı saatler başlıyordu. Sesli Ufflamalar puflamalar netice vermiyordu. İki saatdir gidiyorduk ama yol bitmek bilmiyor. Babam hala yolun nereye çıkacağını tahmin etmeye çalışıyor. Abimin sigara krizi gelmiş, gazı kökledikce köklüyor. Annem sakin görünmeye çalışıyor. Ortamın havasını değiştirmek ve de babamdan intikam almak için bir itirafta bulundum. Babaaa. Efendim. Hani bundan on sene önce türkiye turuna çıkmıştık yaa. Hanii İzmirde kilometre sayacının kapandığını fark etmiştin ya. Onu ben kapatmıştım. Sonuçta on sene evveldi. Beraberce güldük. Gerçekten herkes bir an kendine gelmiş ve mutlu izciyi oynamaya karar vermişti sanki. Ancak bu izci ailenin karnı açıkmıştı. Yol kenarında bir akar suyun üstüne kurulmuş olan küçük bir büfenin önünde durduk. Mutlu izciyi oynamak, burda yemek yemekten daha kolaydı. Neticede yedik. Abimde sigarasını içmiş rahatlamıştı. Tekrar yola koyulduk. Sonunda dağ yolundan asfalta çıktık. Oda ne? ikiyüz metre boyunca birbirnden lüks restoranlar. İlk tepki babamdan "ucuz yırttım". Ve bir tabela, şöyle yazıyor." İSTANBUL-ANKARA" bizimse Adapazarında olmamız gerekiyordu. Saat akşam 19:00. Artık herkes mutlu izci oynamayı bırakmış, kimseden ses çıkmıyor. Bilhassa babamdan. Eve geldiğimizde saat 24:00' de geliyordu. Ve benim bundan aldığım ders. AİLE ile TATİLE ÇIKMAYA SON.

Tatlıdır, sevimlidir, hoşdur, bazı kaprisleri çok boşduur:))

Kimden mi bahs ediyorum. Bilenler anlattığımdan çıkaracaklar. Bilmeyenler için ise orjinal bir karakter diyelim anlatıcağımız kişi için. Bahs etdiğimiz arkadaşım, gurup olduğumuzu düşünürsek, her bir kişinin "o olmasaydı hayatımızın rengi olmazdı" diyeceği kadar renkli bir kişi. Şimdi birkaç hatıramı hatırladım, anlatayım. Arkadaşlarımızla tatile gitmişdik, on kişi kadar kızız.Hepimiz mutlu, hepimiz şen. Öyle yaa güzel bir tatil bizi bekliyor. Dinlenmek ve dejarj olma planları içindeyiz neyse biz postu atdık eve bir güzel yerleşdik, gece güzel geçmesine geçdi de öteki gün havuza gitmek için on kız banyodan hazırlığını yapıpda çıkan, kapıda benim güzel arkadaşımı görüyor. Hee niye görüyor? Diyeceksiniz. Hepimizden önce inmiş de ondan ve elinde saat bekliyor kim ne zaman geldi? Biz on kız durumumuzun vehametini, kalkışdaki sorunumuzu ve rötar süremizi öğreniyoruz ki 45 dk. imiş ve yarın hepimizin aynı saatde ve aynı yerde bulunup bu düzensizliğe bir son vermemizi tembihliyor. Biz de seni mi kıracağız güzel arkadaşım diyoruz. Ama öteki günkü manzara yine aynı oluyor kader utansın ki iki banyo var kaldığımız yerde, eee tatil komşumuza da sizin banyoyu kullanabilir miyiz? Diyemeyiz ya! Mecbur yine inen, güzel arkadaşımın güzel yüzüyle karşılaşıyoor:))) Havuzun yoluna koyuluyoruz. Biz ona bu askeri darbenin bize vuran kısmımı gözüyle bakarken, onunda bize yeşilliğe yayılmış dana gözüyle bakdığı, gözünden okunuyor. Neyse su kızgınlığımızı söndürüyor ve enerjimizi tüketiyor, kuzucuklar şeklinde duşlarımıza giriyoruz o da ne? Sanki fiskiyede "ağırlık çalışmayan kaldırmasın" yazıyor. Yorgunlukdan zar zor atıyoruz kendimizi dışarııı.Eee tahmin etmişsinizdir. Kapıda suratı asılı kişiyi. Yaa bu insanın nasıl vücüdu var. Yorgunluk bilmez. Bu nasıl bir görev aşkıdır. Tatildede buldu bizii. İçimden "bu insanı keşf etmeyen şirketler yansın, askeriye yansın, sen yanma, sıkma canını" diyorum. Velhasıl dokuz kişi onu ikna edemedik, o da dokuzumuzdan birini ikna edemedi. Öyle bir tatildi ki, gözleriniz kapandığı anda aldığınız kafeinle, zınk diye açılır. Biz de işde hayat dediğimiz anda zınkladık. Zınkladıkdan hemen sonra işde hayat dedik. Yani mutlulukla gerginlik arasındaki yolu çok kısa sürelerde aşdık. Şunu da itiraf etmeliyimki 60 dk. mutluysak 2 dk. gergindik. AMA CANIM ARKADAŞIM sana kameralar önünde sesleniyoruum:))) O iki dakikayı da mutlu geçirmek istiyoruuz. Sensiz olamıyıyacağımız için bize lutfeet diyoruum ve bitiriyoruum.

4 Şubat 2010 Perşembe

Rasim Ozan Kütahyalı

Açıkcası onu Vatan gazetesinin haberlerini okurken tanıdım. İçerisinde bulunduğu kısa bir video'yu izledim. Kanaltürk'ün Ters Cephe proğramında Ümit Zileli ve Ümit Özdağ ile kapıştı.
Ümit Özdağ diyor ki; "Bu milletin dini neyse, bu milletin ordusunun dini de odur. Türk ordusu kendi camii'ni bombalar mı?" Evet doğru söylüyor.
Rasim Ozan ise; "Bütün orduyu suçlamıyoruz. Ordunun içinde cuntalar var. Bilmem kaç sene evvel asker cenaze nemazı bile kılamıyordu. Kaç subay namaz kıldığı, eşi kapalı olduğu için meslekten atıldı." Diyor. Oda doğru söylüyor.
Yayında bulunan diğerleri ise; "Yalan söylüyorsun, yalan söylüyorlar, hani delilin ispatla." diyorlar.
Haydi hep beraber ispatlayalım.
1. Dindar subaylar meslekten atılmadılar isede, emekli olunmaya zorlandılar.
Çevremde deli raporu olan, emekli subay çok. Ama deli oldukları için değil, namaz kıldıkları için emekli oldular. Ne yapsın adamlar. Onlarda ev geçindiriyor. Ya atılacak yada deli raporu alacak. Hiç değilse emekli maaşından mahrum kalmadılar.
2. Sadece namaz kılanlar yada eşi başörtülü olanlar değil. İçinde dini köşe yazıları bulunan gazetelere abone oldukları için de haklarında soruşturma açılanlar var birde.
Bak kardeşim delil mi? Al sana delil; İstanbulda bin dairelik seçkin bir site var. Bu sitenin her apartmanında meslekten ihrac edilmiş en az beş kişi oturuyor. Sanırsın Askeriyeden İhrac edilmişler Vakfı. Bu insanlar mesleklerinden vazgeçdiler ama dinlerinden asla. Hepsi hala namazlarını kılıyorlar.
Şimdi üç beş çapulcu çıkmışsınız vatan hainlerinin avukatlığını yapıyorsunuz. Namaz kılan, oruc tutan askerlere de vatan haini muamelesi yapıyorsunuz.
Bak kardeşim, ya sen çok iyi niyetlisin. Bu sebeplerden ötürü meslekten atılanlardan haberin yok. Yada Allahın bildiğini kuldan saklamaya çalışıyorsun.
Ben normal, sivil bir vatandaşken bu kadar şey biliyorsam, bu subayların anlatacağı kim bilir daha neler vardır. Delil mi istiyorsun? Çıkart bunlardan birini proğramına. Tabii cesaretin varsa...
Haa bu arada helal olsun Rasim Ozan. Doğruları söyleme cesaretini gösterdiğin için.

3 Şubat 2010 Çarşamba

Sokakta Yaşamayı Seçenler


Hava şartları sebebiyle, sizinde bildiğiniz üzere, her sene olduğu gibi sokak da yaşayan kardeşlerimiz bu sene de çeşitli spor salonlarında ağırlandılar. Onların bayramı olsa gerek. Ancak yetkililerin yaptığı açıklama oldukça şaşırtıcı; Sokak da Yaşamayı Seçenler. Allah Allah. Sokak da yaşamayı kim seçer yahuu. Bence yetkililerin vicdanlarını rahatlatmak için söyledikleri birşey bu. Sahip çıktın da, iş verdin de mi? Sokağı seçti bu insanlar. Güldürmeyin yaa. Yetimhaneler de on sekizini dolduranı, kuduz köpek yavrusu gibi kapıya koymuyor musunuz? Bu gün sizin sahip çıkıyoruz, havalar düzelene kadar onları misafir edeceğiz dedikleriniz, bundan bilmem kaç sene evvel kapıya koyduklarınız değil mi zaten. Tamam yetinhanedekilerin hepsi, şimdi sokakda değiller belki. Ama on sekiz yaşındaki bir insanın ayakları üzerinde durması çok zor.

31 Ocak 2010 Pazar

O Dondu Biz Yandık

İrfan Özfatura'nın Yazı Dizisi
GÖZE GÖZ DİŞE DİŞ...
Sivaslı Muhsin, Orta Asya Türkü’nün narına yanarken, Anadolu’nun gitmekte olduğunu görür, derdi tasası artar. Sol baskılar karşısında bunalan Anadolu çocuklarının yardımına koşar. Göze göz, dişe diş bir mücadele...
GENÇLERİ ŞİDDETTEN UZAK TUTAR
Mamak’ta türlü işkencelere maruz kalan Muhsin Yazıcıoğlu, Ülkücüleri şiddetten uzak tutar. Gençler takva yolunun yolcusu olur, artık Alperen’dir onlar. Ellidört doğumlu bir Anadolu çocuğu... Yiğidin harman olduğu yerden... Şarkışla’dan!Kendi halinde bir çiftçi ailesinin ferdidir. Aslında akranları gibi buğday fiyatından, traktör lastiğinden, Tarım Kooperatifinin tekaüd müdüründen konuşması lazımdır ama o uzak ufuklara yelken açar. Aklı taaa Asya bozkırlarında dolanır durur, esir Türklerle yatar, esir Türklerle kalkar. Zaman zaman lambalı radyodan Azeri spikerin sesini yakalar. “Umulur ki hava seherin bazı hisselerinde yağışlı ola...” Diyeceksiniz ki ne var bunda? Bizim ele kar yağıyor kardaşım... Bir hislenir bir hislenir, dokunsan ağlayacak. Bu prangalar nasıl kırılır? Kazak’la, Kırgız’la ne vahıt kucaklaşırlar? * * *Takdirlik bir talebedir. Ortayı liseyi rahat bitirir. Kursa ney gitmeden Veteriner Fakültesi’ni de kazanır (1972).Ver elini Ankara! Türk solu hayli dinamiktir o yıllarda. Yetişmiş adamları, gözü kara savaşçıları, darağacına yürümüş kahramanları vardır. Sendikaları, üniversiteleri onlardan sorarlar. Maarif, medya desen ona keza... Ülkenin yarısı kurtarılmış bölgedir, adamı evinden alır, halk mahkemelerine çıkarırlar. İcabında kalem kırar, infaz yaparlar. Fütursuz ve korkusuzdurlar, sakınmadan kızıl bayrak açar, göstere göstere orak çekiç taşırlar. Tuhaftır ama en hızlı militanlar sahil şeridinden, zengin semtlerinden çıkar, burjuva çocukları pahalı cafelerde oturup proleter kurtarırlar.
DEVRİME ÇEYREK KALA
Şimdi diyelim üniversiteyi kazandınız, tarafsız kalma gibi bir şansınız yoktur asla. Size mektebe hakim olan örgütün borusunu çaldırırlar.Öyle görüneyim, “mış gibi” yapayım deseniz de yutmazlar. Memleketinize mahallenize uzanır, şecerenizi çıkarırlar. Zaten öğrenci büroları ellerindedir, evraklarınızı çoktaaan karıştırmıştırlar. Günün birinde bıyıkları ağzına sarkan parkalılar etrafınızı çevirir, elebaşı işaret parmağını göğsünüze basar ve tükürüğünü saça saça haykırır “Arkadaşım! Sen artık gelmiyorsun okula!” Halbuki o fakülteyi kazanabilmek için kaç koca yıl çalışmışsınızdır. Sesiniz çıkmaz. Dövüşemezsin, kaçamazsın, kampüsler uçsuz bucaksızdır zira. Ah dersin yanımda yürekli bilekli bir ağabey olsa! Sivaslı Muhsin, Orta Asya Türkü’nün narına yanarken, kendini bir yangının içinde bulur. Sol baskılar karşısında bunalan Anadolu çocuklarının yardımına koşar. Göze göz, dişe diş bir mücadele... Kavgaysa kavga!Saftır, samimidir, makam mansıp beklemeden çalışır. Etrafındaki halka hızla genişler ve gün gelir başkan olur Ülkü Ocaklarına (1978). Onun döneminde gözle görülen bir değişim yaşanır. ÜGD, partinin gençlik kolu olmaktan çıkar. Evet yine seminerler düzenlenir ama eskisi gibi dokuz ışık ve tarım kentler anlatılmaz. Doktrin umurlarında değildir, artık Alperen’dir onlar. Ecdad gibi Derviş Gazilerin ardına takılmalı, ulemanın eteğine yapışmalıdırlar. Ülkücüler Ahmet Yesevi Hazretleri ile o dönemde tanışır. Ahmed-i Bedevi, Ahmed-i Rıfai, Ahmed-i Siyahi, Ahmed-i Bican, Ahmed-i Cüzeyri, Ahmed Namık-ı Cami, Ahmed ibni Kemalpaşa... Biliyor musunuz bütün bu kapıları da bir Ahmed aralar onlara, Seyyid Ahmed Arvasi Hoca!Muhsin, başkan olduğu dönemde duvarlara “Ya kan kusturacağız! Ya tam susturacağız” yazdırmaz, gençler büyük bir heyecanla “Kanımız aksa da zafer İslam’ın!” diye haykırırlar. Onun ürettiği ve öğrettiği sloganlar buram buram ecdad kokar. “Çağrımız İslam’da dirilişedir!” “Ya Allah! Bismillah! Allahuekber!” “Ülkümüz köklerde dalgalanan bir bayrakAllah huzurunda eğiliriz biz ancak!”
DİN ÖNE KİN ARKAYA
Öğrenci yurtlarında değişim daha net izlenir. Her cuma gecesi enbiyanın, evliyanın, sülehanın, şühedanın ruhlarına Yasin-i şerif okunur, hep birlikte el açar yanık duaları fatihalarla taçlandırırlar. Kanları kaynayan delikanlılar okeye, bilardoya gitmez olur, bir bilenin önünde diz kırar, elifbalarını açarlar.Be üstün beee! Be esre biii! Be ötre büüü! Be, bi, bü!... Çıkmış Kur’an bülbülleriii... Seher vakti merdiven boşluklarında ezan okunur ve koridorlar terlik sesinden geçilmez olur bir anda. Bir zamanlar namazlarını merdiven altlarında kılanlar yurdun ya da fakültenin en büyük, en aydınlık, en ferah odasını mescid yapar. Sayıları katlana katlana artar, saflara sığmaz olurlar. Büyük bir dönüşümdür bu, yıllardır kuru doktrinlerle oyalanan Anadolu çocukları kendini bulur ayan beyan. İşte 12 Eylül darbesi tam da o günlerde patlar.
AH O MAMAK!
Ordumuz görünüşte memleketi Marksist bir ihtilalin eşiğinden kurtarmıştır. Ancak milliyetçileri de unutmaz. “Bir soldan bir sağdan” mantığı ile gencecik fidanları ipe yollar. Yeşili seviyorlar canım, darağacı da bir ağaç sonunda... Ama biz orak çekice karşı nazlı hilali dalgalandırmıştık. Dalgalandırmasaydınız! Arkadaşlarımız vurulurken, okullar, yurtlar işgal olunurken...Karışmayacaktınız! Hasılı devlet, “devlet-i ebed müddet” terimini terennüm edenlere hiiç acımaz. Alayını toplar, zindanlara tıkar. Başkan sinyali almış olmalıdır, ilk furyada yakalanmaz. Hatta rahmetli Türkeş’ten haber gelir “yurt dışına çıksın ilerde ihtiyacımız olacak!”Muhsin bu! Arkadaşları küflü izbelerde kan terlerken, yurt dışına nasıl kaçar? Kulağında bir marş dalgalanmakta...Halbuuuki yoldaşını, bıraaakıp kaçanların!.. Değişiriz topunu bir sokak kaltağına!.. Hem ortadan kaybolmayı gerektirecek bir suçu yoktur ki.Silah kullanmamış, kullandırtmamıştır da. Uzatmayalım çember daralır daralır ve malum beyler kapıyı çalar.Haber manşetlerde! Sütun sütun, çarşaf çarşaf... Sanki Van canavarını yakalamışlar.
İNDAN İKİ HECE
Savaş mahkûmu gibi gözlerini bağlar, ikide bir araba değiştirir, hollywoodvari metodlarla merkeze alırlar. Bir nizamiyede indirildiğini hisseder, “Papuçlarını çıkart!” Çıkarır. “Çoraplarnı da!” Bir anda tekmelemeye başlarlar. Hayatı boyunca korku diye bir duygu tanımayan Muhsin yelkeni suya indirmez, diklenmeye kalkar. Ta ki ensesine dipçik yiyene kadar. Alnı yere çarpar, üstü başı serapa kan. İçeri sokar sokmaz sorguya alırlar. Bildiği bir şey yoktur, hoş bilse de konuşmaz. Sen misin susan? El ve ayak parmaklarına kablolar bağlar, yüklenirler manyetoya.Bakarlar etkilenmiyor, çırılçıplak soyarlar. Ne zaman ki haya duygusuyla yüzü kızarır, beylere malzeme çıkar. Omzuna bir kalas koyar, kollarından bağlar, tavanda sallandırırlar. Kablolar tekrar bağlanır bu defa ceryan direkt tenasül uzvundan. Ekmek yok, yemek yok. Sürekli ıslatırlar ama su içmek kesinlikle yasak zira elektrik verilince iç kanamalar olabilir ve ölünüz kimseye yaramaz. Elektrikli işkence öyle dayanılmaz bir hararet yapar ki, tuvalete giden yerdeki birikintileri yalar. Mamak’ta rütbesiz erlere bile komutanım demek zorundadırlar, onların adı ise landır. Sadece “Lan!” Falaka sıradan bir eziyettir. Maksat spor olsun bilek kalınlığında değneklerle girişip ter atarlar. Muhsin gün boyu bir dal maydonaza bakar, ya da yarısı kıtlanmış çarlistona. Zira yer beyazdır gök beyaz. Beyaz florasan, beyaz parmaklıklar, beyaz badana... Bir süre sonra gözünüzün önünde beyaz beyaz kelebekler uçuşmaya başlar ki buna “kar körlüğü” diyorlar.
MEKTUP SORUNCA
Bir defasında sorma gafletinde bulunur “annemden mektup var mı acaba?”Sen kimsin lan? Hesap mı soruyon? Elini aç. Açar, vurur vurur vurur değnek kıralasıya...Ertesi gün yine aynı er. Ağzından kaçar “Annemden mekt....”- Aç lan elini! Sen uslanmıycan.Biri zaten zedelidir, öbürünü uzatır. - Hayır onu değil şiş olanı!Dayanılası değildir, basınçtan tırnakları düşe, parmakları patlayayazar. Biliyor musunuz? Muhsin Başkan o eri yıllar sonra bir benzin istasyonunda görür. Hem de Yozgat’ta! Garsona seslenir “bir tatlı götür şu masaya!” Çocuk önüne konan tabağa boş boş bakar. “Kim yolladı bunu bana?” “Arkanda!” Çocuk başkanı tanır. Koşar eline kapanır. Abi ben ettim sen yapma! Muhsin dostça kucaklar, “geçmiş geçmişte kaldı” der, “kafana takma. Ye tatlını, yoluna git sağlıcakla!”Cildi aslında böylesine bozuk değildir. Yanağındaki pütürler söndürülen izmaritlerin izidir. İşkencecilerin tek tek adlarını adreslerini bilir ama ne sıkıştırır, ne de dava açar haklarında. İki yüzü de Yunustur onun, ah bir yüzü Yavuz olsa!
VEKİLİN ALLAH OLURSA
Sırtımız bir gün yatağa değmese jetlak oluyoruz, kimyamız bozuluyor. Muhsin’i tam 21 gün sandalyeye bağlı tutarlar. Garibim namazlarını ima ile kılar.Acıya dayanıklı bir bünyesi vardır, ayaklarının altından cerahatler aksa da yılmaz, yıkılmaz, yalvarmaz. Lâkin kardeşlerine yapılanlara dayanamaz. Bu yüzden ona işkence seyrettirir, keyiflerine keyif katarlar. Her gün değişik biri gelir olmadık suçları üstüne atar. “Konuş kurtul!” O kimseyi suçlamaz ama onu suçlayan bir genç çıkar. “Bu baskını Muhsin Başkanın emri ile yaptım” der açıkça... Heyet mal bulmuş gibi atlar, sanki oradaymış gibi ballandırırlar. Çocuk bir fırsatını bulduğunda “özür dilerim abi” diye fısıldar, “Böyle konuşmak zorundayım. Bacağımdaki yarayı deşiyorlar, korkarım kangren olacak!” Şimdi kızsın mı, acısın mı? Ama işin şakası yok, idamını istiyorlar. Boynunu büker ellerini açar. “Hasbünallahi venimel vekil...” Allah için öldükten sonra... Ha yorganda olmuş ha urganda... Aynı çocuk mahkemede müthiş bir savunma yapar “zikr olunan tarihlerde gözaltında olduğunu” ispatlayan kağıdı gözlerine sokar. Savcıyı ne biçim tongaya bastırmıştır ama.. Dava düşer ama Muhsin’i salmazlar. Hücre çekilecek gibi değildir, 2.5 metrelik deliği bir Dev-Yol lideri (Nasuh Mitap) ile paylaşırlar. Bir kere bile hır niza çıkmaz, kodes arkadaşını korur kollar. Neticede o da etten kandan, insan ya insan!
MEDRESE-İ YUSUFİYE
Ara sıra alır kafese kapatırlar. Burada dimdik duracak, sadece tavana bakacaksın. Hazır ol! Rahat! Uygun adım marş! Ayağın mı tutmadı yat! Jop, kayış, sopa...Hey sen İzmir Marşını söyle. Tamam şimdi İstiklal Marşına başla! O marş için canını verir hâlbuki, iyi de böyle olmaz ki ama... Tuvalete giderken bile merasim adımı... Sol, sol... Sol, saa, sol! Askerler özellikle sosyalistler arasından seçilmiştir, ki terhis olunca anlatsınlar. “Aga Muhsin faşistini bi süründürmüşüm sorma!” Yemek ağza alınmayacak kadar özensizdir, nerde kokmuş ekşimiş varsa kazana... Kaplar pis mi pis, adeta iğrendirmeye çalışırlar. Kendi karavanadan yer ama arkadaşlarına kantinden ısmarlar. Hazıra dağ mı dayanır, neticede para biter, çay bile söyleyemez olurlar. Ama adları sanları vardır, madara olmayacaklardır. Kalkar “bundan böyle bizim çayımız da ince belli bardakla verilsin yoksa...” Kabul edilmez. “İçmiyoruz o zaman!” Sureta boykot... Bunca komünistin içinde “mangır kalmadı” diyecek değildir ya. Zaman zaman Avrupa’dan komiteler gelir işkence iddialarını soruştururlar. İçlerinden biri bile çıkıp devleti yabancıya şikayet etmez, kol kırılır yen içinde kalır o hesap. Muhsin Beye isnat edilen suçlar mesnetsizdir Avukatı Şerafeddin Yılmaz tahliye istemeye hazırlanır. “Aman abi” der “sakın ha! Ben çıkarsam bu çocuklar yıkılırlar. Zindanda olduklarını anlayamadılar daha...” Dağ gibi bir insandır o. Hani büyüklüğü çıktıkça anlaşılanlardan...
Öyle anaya can feda
Ortaokul yıllarında babası bir şeye kızıyor. “Sana artık okul mokul yok, yarından tezi yok tarlaya!”Sabah çifte çubuğa çıkacaklar. Anne diz çökmüş kapıda “Efendi Muhsinimi okula yolla. O güzel şeyler yapacak. Bak seni Allaha havale ederim yoksa!” Hanımını bilmez mi? Gönlü yanıklardan. Ellerini açtırmaya gelmez. Ahı tutar mı tutar.
Gülenler ağlayanlar
Yıllar sonra arkadaşlarıyla bir araya gelir eskilerden anlatırlar. Güle güle ölürler, kahkahaları dışarı taşar. Konuklar ayrıldıktan sonra hanımı sorar. “Neydi o muhabbet öyle?” - Hiiiç... Mamak hatıralarını anlattık da... - O sizi güldüren şeyler, bizi ne kadar ağlattı biliyor musun zamanında!
Hayırdır inşaallah
Ölümünden evvel sevenlerinden biri geliyor. “Sizi rüyamda gördüm başkan” diyor “helikopteriniz havada paramparça...”Gülüyor: “Hayra yor, hayra!”Tek hayır geliyor aklıma... Şehittir inşaallah!

30 Ocak 2010 Cumartesi

Cübbeli Ahmet Değil, Palyaço Ahmet!!


Ya bu adam iki yüzlünün önde gideni. Yok yok bu adam binbir surat olmuş. Bundan öncede başka cemaatler için ileri geri konuşuyor, vaazlarında onların kitaplarını okumayın, hatta yakın diyordu. Şimdi de Nur cemaatine sarmış. Ulan madem birşey söylüyorsun arkasında dur. Ona başka buna başka olmuyor. Kendine güldürmekten başka birşeye yaramıyor. Kafası bozulan, canı sıkılan bunun vaazına gidiyor. Niye? Gülmek için. Bir de televizyon proğramlarına da çıktıya bir kaç kere, iyice artist oldu. Kafası atınca düm düz gidiyor. Allah, bir çene vermiş. Başka birşey yok. Her soruya bir cevabı var. Onunlada kalmıyor. Karşısındakini hipnoz ediyor. Murat Bardakçının, şecereye bakıyorum, Ali Haydar efendiye kadar hep yazılı icazet verilmiş. Ancak Ali Haydar efendi, Mahmut efendiye yazılı bir icazet vermemiş. Neden? Sorusundan da bir şekilde sıyrıldı. Bilmiyenler inandılar tabii. Ama Ali Haydar efendinin, Mahmut efendiye icazet vermediğini herkes bilir. En iyi de Mahmut efendinin kendisi bilir. Hocam dediği adamı iyi bildiğimdem, kendisine hiç itibar edemiyorum. Yazık, ne demişler; Kıyamet hacılardan, hocalardan kopacak...

29 Ocak 2010 Cuma

Ey Osmanlı!!


27 ocak salı günü, Osmanlı Devletinin Kuruluş yıldönümü idi. Tesadüf ki, yanımda eski toprak dediğimiz bir teyze vardı. Abdülaziz Han'ın hazin sonu ile ilgili, en azından benim bilmediğim bir bilgiyi aktardı; Hani denir ya; Türkler Abdülaziz'e yaptıklarının cezasını bilmem kaç sene daha çekecek. Peki Abdülaziz Han ne yaptı da böyle sıkıntılı bir taht sürüp, hazin bir ölüm gördü? Abdülaziz Han zemanın da Rus sömürgesi altındaki Çeçen, Kafkas ve Abazalı müslimanlar Padişahdan yardım istiyor. Hiç olmazsa, denizden gemilerle bir görünün de, bunlar sahipsiz olmadığımızı anlasınlar. Ancak yakarışları netice vermiyor. Abdülaziz Han yardım elini uzatmıyor. Belki de uzatamıyor. Orası bilinmez. Sonuç olarak bu mazlum milletlerin ahları tutuyor. Padişah taht hayatında gün yüzü göremiyor. Ancak şehitlikle şerefleniyor. Her ne kadar tarihcilerimiz, intihar etti diyorsa da, birazcık mantığı olan hakikati görür.

27 Ocak 2010 Çarşamba

Bir Kar Yağdı İnce İnce


Üç gündür azda olsa kar yağışı hakim İstanbul' a. Umarım bu kar yağışı, "H1 N1" virüsünü ve bunu çıkaran virüsleri etkisiz hale getirmiştir. Bizim keyfimiz gıcır tabii. Sıcacık evlerimizden kar yağışını izlemek zevkli. Allah sokak da kalanların, sokak da görev yapan askerlerimizin, polislerimizin ve diğerlerinin yardımcısı olsun.

26 Ocak 2010 Salı

Kızdırmayın Başbuğumu!!

AKP iktidara geldi geleli şüphesiz çok kimseler yoğun çalışıyor. Ancak iki kişi artık nefes alamaz oldular.
1.Recep Tayyip Erdoğan
2.İlker Başbuğ

Evet, AKP döneminde görevi devr alan Genelkurmay Başkanımız, İlker Başbuğ.
Dikkat ettiyseniz biri Genelkurmay'ı, biri İktidarı devr aldığından beri nerdeyse on yaş yaşlandılar.
Bir tarafdan Erdoğan darbecilerin peşine düşmüş, diğer tarafdan Org. Başbuğ darbecilerin Genelkurmayla bir ilişkisi olmadığını anlatmanın derdine...
Ama bu defa patlayan Başbuğ oldu. Bütün 26 OCAK 2010 tarihli gazetelerde, Başbuğun, Kazım Karabekirin ölüm töreninde yaptığı açıklamalar, Org. Başbuğun da kurşun asker olmadığını, onunda can taşıdığını, belli dayanma sınırları olduğuna işaret ediyor.
Ama bence Başbuğ içinden; " Ulan nereden düştüm bu cenderenin içine, bir an önce görevim bitsede, yüzümün akıyla çekip gitsem. " Diyordur.
Sayın Başbuğum, herşeye rağmen milletin askere güveni tam. Siz müsterih olun.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Tabutluktan gurbete bir dava adamı REHA OĞUZ TÜRKKAN


Türkiye gazetesi yazarı İrfan Özfaturanın İz Bırakanlar köşesinden, ibretlik bir hayat hikayesidir.


Gazetemizin yazarlarındandı
Geçtiğimiz salı günü defnettiğimiz Ordinaryüs Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, Sorbonne ve Columbia Üniversitelerinde akademik çalışmalar yapar ve bir kısmı yabancı dilde 39 kitaba imza atar. Velüd bir kalemdir, çeşitli gazete ve dergilere makaleler yollar, film ve dizi senaryoları hazırlar. Kızılderililerin Türklüğü konusunda sunduğu belgeler hayli yankı bulur Üniversite Camiasında... Yıl: 1944... Yer: Ankara 3 Mayıs günü Türkçü gençler Rusya’yı tel’in etmiş, İstiklal Marşı söylemiş, kahrolsun komünistler diye bağırmıştırlar. Tam dağılıyorlardır ki atlı polisler gelir ve kalabalığı coplar. Gençler de mukabelede bulunurlar. Sıradan bir hadisedir ama İsmet Paşa pek kızar, devletin gücünü gösterecektir onlara! Orda olsun ya da olmasın “kafası koparılacakların” listesi yapılır, Halid Ziya’nın oğlu Reha’yı da unutmazlar. Genç hukukçuyu, gazeteci Ziyad Ebuzziya uyandırır “haberin olsun Reha” der, “seni de alacaklar!” Babası tecrübeli bir bürokrattır. “İstanbul’da örfi idare var” der, “iyisi mi sen git Ankara’da teslim ol, askerin eline düşmemeye bak!”Reha gecikmeden koşar Haydarpaşa’ya. Ankara’ya birkaç istasyon kala sivil memurlar tarafından tutuklanır. Sanki gerilla lideri gibi vilayetin arka kapısından sokar, bir odaya kapatırlar. “Yaz!” - Neyi?- Sorular kağıtta!
MAKALE GİBİ
Katılmadığı bir nümayişin hesabı sorulmaktadır, içi rahattır. Eline kalemi almışken döktürür, üstüne vazife gibi hükümetin Rusya’ya yaklaşmakla hata yaptığını açıklar. 23 yaşında bir çocuk işte, azıcık tecrübesi olsa “görmedim, duymadım” der, yırtmaya bakar. Reha kağıdı memura uzatıp sorar “şimdi gidebilir miyim?” Adam elini sallar, “çok beklersin daha!” Akşam olur, mesai biter, memurlar dağılırlar. Bakın şu toyluğa ki polislerden birine “ama gitmem gerek” diye sızlanır “annem merak eder sonra!”Bakar tepki yok, “telefon edeyim o zaman...”- Hayır! Men-i ihtilat var!İki gün sonra sabrı taşar, “Ceza Usulü Muhakemesi kanununa göre beni ya salmalı, ya da hakime çıkarmalısınız. Ayrıca Anayasamızın...”- Beyimiz kendini hukuk mektebinde sanıyor galiba! Vilayet binasını iyi bilir, ani bir kararla yürür, doğru Valinin odasına... O sıra Vali Nevzat Tandoğan ile Hasan Ali Yücel ile konuşmaktadırlar. İkisi de aile dostudur, yakinen tanışırlar. Vali yumuşakça sorar “seni aydınlık bir odada tutmalarını, yemek ısmarlamalarını tenbihlemiştim...”- Beni burda tutmaya hakkınız yok ama! Hasan Ali Yücel parlar “Vatanperverlik sana mı kalmış? Akıllanmadın mı hâlâ?”
KOMŞU HATIRINA
Milli şefimiz Sovyetlere şirin görünmekten yanadır. Maraz derecesinde ihtiyatlıdır zira. Hele Rus-İngiliz ittifakı kurulunca korkusu artar, öyle ki bize sığınan Azeri kardeşlerimizi geri verecek kadar. Moskova ile buzları eritmek için bir şeyler yapmalıdır, Turancıları toplamalıdır mesela.Nitekim o yıl 19 Mayıs nutkunda “Türkçü elebaşlarına” verip veriştirir. Meğer neler yapmamışlar? Önce hükümeti devirecek, bilahare Almanya ile el ele verip Rusya’ya savaş açacaklarmış da filan... Bir gece Reha’yı Etimesgut’tan trene atarlar, doğru İstanbul’a. Ama Haydarpaşa’ya götürmez, Pendik’te indirirler aşağıya. Meraklı insanları azarlar, halkı silahla hizaya sokarlar. “Kaldırın ellerinizi, dönün duvara!” Reha Oğuz’u Sirkeci’ye götürür bir deliği tıkarlar. Kör karanlık... El yordamı ile bir somya bulur, bavulunu dikine sığdırabilir ancak. Saçları arasında bir kımıldama hisseder pire herhalde deyip elini atar. Ama hayvan zıplamaz. Yoksa? Evet üstünü başını bit sarmıştır bir anda. “Bu ne pislik? Doktor istiyorum, tifüs aşısı yapılsın bana!”Kime anlatıyorsa!Gece boyunca bit, pire, tahtakurusu ayıklar, sonraki günlerde direnci zayıflar koyverir yoluna...Zaman mekan tasavvuru kalmamıştır, ben kimim, burası neresi, hangi aydayım sonra? Lâkin hisleri gelişir komşu hücrede Muzaffer’in bir sonrakinde Savaş’ın yattığından emindir. Uzaktan uzağa Zeki Velidi Togan ve Prof. Namık Orkun’un sesini duyar. Ve tanıdık bir hıçkırık Ankara Musiki mektebi müdürü Orhan Şaik Gökyay’dan!Her gece bir kapı açılır, içeridekinin canını çıkarırlar. Cellatlar adım adım yaklaşmaktadır. Hani ağzını burnunu kırsalar tamam da beklemek olmasa...Bir sürü intihar vakası cam bulan bilek keser, zemin kıpkızıl kan.
YAZ OĞLUM
Bir sabah polisler onu alır huzura çıkarırlar. Bir yüzbaşı sandalye gösterir, otur! - GGC’yi ne zaman kurdun?- Anlayamadım? - Yaz Muammer. Lise son sınıftayken üç arkadaşla birlikte Gizli Gürem Cemiyetini kurduk... - Bu benim ifadem mi?- Evet senin. - Hiç heveslenmeyin, hayatta imzalamam. - Anlaşıldı, seninle işimiz var. Atın şunu tabutluğa!Aşağı indirir duvardan bir demir kapı açarlar. İte kaka deliğe sokar bileklerine halkalar geçirip tavana asarlar. Kapı kapanır paslı demir adeta dayanır burnuna. Tepesinde dört iri ampul ama böylesini görmemiştir daha...Önce sadece bilekleri acır derken bütün eklemleri kopar. Sancı sancı sancı. Bir saat değil iki saat değil, 4 iri ampulün beyne verdiği eza diğerlerini bastırmaya başlar. Saçlar tutuştu tutuşacak. Şakaklarına şiş sokmaktalar. Göz kapakları ışığa mani olamaz, orbitaya kor korlar adeta. Ona da tamam da insanın dişleri niye gıcırdar? Dayanılacak gibi değildir getirin imzalayacağım der, kapıyı açarlar. Ferah serin bir oda, ceviz masa, maroken koltuklar...İçeri kısa esmer, çenesinin gücü yüzüne vurmuş bir adam girer. “Su verin şuna!”İfade önüne gelir... Yok ırkçı Turancı bir teşkilat kurmuşlar da, babası destek olmuş onlara. Nihal Atsız’ın, Prof Zeki Velidi Togan’ın, Dr. Hasan Ferit Cansever’in adı geçer. Hatta Celal Bayar ve Ali İhsan Sabis Paşa... Silah üzerine yemin etmişlermiş, ihtilal yapacaklarmış. Sonra Almanya ile anlaşıp Rusya’ya... Bir sürü zırva...
YAPANIN YANINA
İmza atsa alayı yanacak, atmasa tubutluğa tıkılacak. Rica ederim der, daktiloya emretseniz de kendi ifademi yazdırsam. O kadar vaktimiz yok, hem imzalayacağım demişsin memura.- Bu şekilde imkanı yok ama...Emniyet amiri doktoru çağırtır. “Bak bakalım dayanabilir mi?”Doktor sadece kalbini dinler “arıza yok, ezaya müsait!”Reha ifade kağıdını alır, parçalayıp doktorun yüzüne atar. “Tüh senin kalıbına!”Polisler de ona girişir, tekmeler tokatlar... Yaka paça götürüp tabutluğa asarlar. İstanbul Valisi Lütfi Kırdar’dır o sıralar... Düşünebiliyor musun böyle bir adamın adı sanatla kültürle anılıyor. Ne tuhaf! Ve sil baştan askı. Demir halkalar bileklere gömülür, omzu çıktı çıkacak. Yere bir bassa! Hani boyu bir karış uzun olsa... Sıcak, ışık, havasızlık... Çene kasıldıkça dişler zorlanır, azılar kırıldı kırılacak. Boğazı alev alev yanar. Ya Rabbim sen büyüksün. Ah bir bayılsam. Ve bayılır da. Kendini yerde beton üzerinde bulur bir ara. Ne kadar da serindir. Ayıldığını belli etmez, azıcık daha yatsa... Polislerden biri “yazık” diye acınır, öbürü, “geç” der, “bişey olmaz onlara!”Ayılınca su verir, helaya götürür ve yeniden asarlar. Merhametli polis bir güzellik yapar ara sıra ampulü söndürür, çaktırmadan. Ama sonraki günler full. Dört gün sonra bakarlar sol göz kurumuş, götürüp hücresine atarlar. Nasıl uyku... Bitmiş pireymiş kimin umurunda? AÇ Bİ İLAÇHenüz dalmıştır ki sarsar kaldırırlar. Açlıktan midesi yapışmıştır sırtına.. Yine o Emniyet amiri ve yine o yüzbaşı. “Konyalı’ya yemek söyledik” derler, “ifadeni imzala da git otur sofraya!” Akılları sıra tongaya bastıracaklar. Reha “mecmua çıkarmak için arkadaşlarımı çağırdım” diyor onlar, “kurduğum gizli cemiyetin mensupları ile o gece hafi bir toplantı yaptık” yazdırıyor. - Eğer benim ifadem alınacaksa karışmayın, siz yazdıracaksanız kendi imzanızı atın altına!- Mutena odayı unutma, bak tıktırırım bir daha!- Ne duruyorsun? Korkutacağını mı sandın? - Tabutluktan başka usullerimiz de var. Biz adamı öttürürüz icabında... - Eğer laf alabileceğinizi bilseniz bunu yapardınız çoktan. Emniyet müdürü yılışır. “Hadi ama çok uzattın, yemeğini soğutma!”- Söyleyin çöpe atsınlar, zaten şu an itibariyle açlık grevine başlıyorum. Haberiniz ola!
MI ACABA?
Açlık grevi ilk günlerde zor gelir ama sonra alışır gider, ekmek su aramaz. Bir gün ona acıyan polis “yemeden olmaz ama” der “ölür gidersin burada!” “Bana iyilik edeceksen olup biteni babama anlat!” Para uzatır. “Koy onu cebine insanlık ölmedi daha!” İhtimal babasına ulaşmıştır. Bunu hisseder ve üste çıkar. Tutuklanması hukuksuzdur. Bir insan neyle suçlandığını bilmelidir en azından. Şimdi o sorar savcıya. Ama adam kaşarlıdır, ifadeyi zapta geçirirken çaktırmadan tahrifat yapar. Reha bunları tek tek bulur ve sildirir, yeniden kapışırlar. Savcının söylediklerine bakılırsa diğer tutuklulara dilediklerini imzalatmıştırlar. Arkadaşları onun kadar yürekli çıkmamıştır anlaşılan. O gece uzun uzun düşünür, bir ses “dayan” derken öbürü “kendini kurtarmaya bak” diye fısıldar “şakası yok, darbenin cezası idam!” Ne çirkef dünya... Kurtulmak istiyorsan salla arkadaşına! Hem böyle diren diren nereye kadar? Pes etmeye niyetlenmiştir ama sorgu hakiminin karşısına çıkınca diklenesi tutar “asın beni” der, büyük bir kararlılıkla. Bu defa savcı alttan alır, onun dediklerini yazdırır kağıda. Reha bu ifadeye de imza atmaz, değiştirilebilir kaygısı ile (ki değiştirilmiştir) uyduruk bir şeyler karalar. (Mahkemede imzasının sahte olduğunu açıklayacak, bu kurnazlığı temyiz yolunda büyük puan kazandıracaktır ona.) Bir ara hanımı ziyarete gelir. Reha direk Yüzbaşıyı gösterir “Güntekin” der “bu adam bana işkence ettiriyor!”Hanımı öfke ile fırlar gözleri ateş saçmaktadır adeta. Yüzbaşı afallar “yalan” diye bağırır, “görüşme bitmiştir tamam.” - Gel öyleyse, tabutluğun yerini göstereyim sana! - Tamam dendi uzatma!Ve Türkkan ailesi topyekun hücuma geçer. Dahiliye vekili yakınlarıdır zira. Annesi Savcı Alöç’ün odasına dalar, masasını yumruklar “bunu yanına koymam!”
HİÇ YOKTAN
Daha kuruyan göz meselesi vardır ki başlarına iş açacaktır anlaşılan. Reha’yı sinsice öldürmek için ne gerekiyorsa yapar, veremli bir mahkumun yatağına yatırırlar. Kah bodruma indirir akreplerin arasına atar (ki Müteferrika derler oraya), kah komünistlerle birlikte kapatırlar. Temmuz sıcağında suyu kesilir, garibim heladaki taharet musluğundan yudumlar. Ama öldürmeyen Allah öldürmez. Reha işkence izlerini mahkemeye göstermekte kararlıdır bileğinde kabukları sürekli kanatır ve yaranın taze kalmasını sağlar. Nihayet dava günü gelir. Heyet-i hakime ve müddeiumumi (savcı) girer yerlerine otururlar. Savcı onunla uğraşan yüzbaşıdır bizzat, cübbe değiştirmiştir o kadar. Alayına idam istemektedir hem üstüne basa basa...Hakimler arasında bir de general vardır Ziya Paşa!Sıra Reha’nın ifadesine gelir, söylemediği cümleleri duyunca ayağa fırlar. Hakim tokmağı vurur, “atarım ha!” Avukat tutmalarına izin verilmemiştir, hukuk kitaplarını da elinden alırlar. Sonraki celselerde avukat izni bağışlar ama onları da konuşturmazlar. İtiraz eden dışarıya!Amir ve savcı direncini çözmek için sinir harbi başlatır. Mesela o gece Reha’nın yanında sarışın bir çocuğu falakaya yatırtırlar. Biri yorulur diğeri alır. Seyretmek daha yıpratıcıdır. Öyle ya dayak dediğin yiyinceye kadar! Bir celsede savcı “bunlar nezarethanede ihtimamla ağırlandılar” deyince Reha dayanamaz “emniyette emniyette olmadık asla!” Ve bir istida uzatır, dava dosyama koyun! Koymazlar. - Askeri Usul Kanununun filan maddesine aykırı davrandınız. Madem öyle reddettiğinizi geçirin zapta!İş inada binmiştir içlerinden biri kulağına fısıldar “bak kaçmaya kalktı der, sırtına sıkarız haberin ola!”
GECİKEN ADALET...
Heyet-i hakime yukarıdan emir almış olmalıdır ki o gün farklı davranırlar. İsmet Rasin’in avukatı Kenan Öner’in savunması belagat klasiğidir adeta.. “Eğer adalet işkenceden bahsedilirken burun kıvırıp başka tarafa bakmaksa....” Reha “bu dava kanunsuz ve usulsüz başlamıştır” der, heyeti nazilere faşistlere benzetmekten korkmaz. Savcıya vatan haini ve müfteri diye hitap eder hatta! Neticede Zeki Velidi Togan 10 yıl yer, Nihal Atsız 6, Reha ise 5 yıl beş ay...Askeri cezaevi ayrı alemdir, daracık koğuş, hırsızı katili, sağcısı solcusu kucak kucağa...Kış sert geçer, soba moba arama...Reha temyize baş vurur, peşlerini bırakmaz. O güne kadar CHP hep tek başına seçime girmiştir, bu defa (1946) DP vardır karşılarında. Paşa her ne kadar “açık oy gizli tasnif” gibi ucube bir usulle kendini garantiye aldıysa da adımını ölçülü atar. İçerideki Türkçüler Menderes’e yarar mı? Yarar valla... Ve n’olursa olur, Askeri Yargıtay kararı bozar. Bir anda kapılar açılır. İçerdekilerle vedalaşır, dışardakilerle kucaklaşırlar. Hatıralarımı hislerime kapılmadan yazabilmek için on sene bekledim diyen Reha Oğuz (1955’te Tercüman Gazetesinde Tefrika edilmişti) CHP zulmünden uzaklaşmak için gurbete katlanır, ver elini Amerika... Orası ayrı hikâye, bir başka yazıya...
ARSA MESELESİ Mİ?
Reha Oğuz’un babası Halid Ziya Türkkan bir İstiklal harbi gazisidir. Eski bir haritacıdır, Tapu Kadastro teşkilatını o kurar.Milli Şefimiz iktidar yıllarında Beşiktaş sırtlarındaki yarım kalmış Taşlık Camisinin arazisine göz koyar. Arsa önce Vakıflara aktarılır, sonra haraç mezat İnönü’lere satılır. Paşa bununla da kalmaz önünün park yapılmasını arzular. Gelgelim Tapu Kadostro Müdürü Halid Ziya istifası cebinde dolanan gözü kara bir adamdır, vazifede bulunduğu müddetçe yolsuzluğa alet olmaz.

24 Ocak 2010 Pazar

Anasının Karnından Topçu Doğmak


Resimde gördüğünüz ufaklık Berk. Onunla tatil için gittiğimiz Akyazıdaki bir tatil köyünde tanıştım. Anlamışsınızdır ama ben yine de belirteyim. Berk, iki basketbol topu uzunluğunda ve bir basketbol topu genişliğindedir. İki yaşında ve henüz konuşamıyor. Elimde top'u görünce yanıma geldi. Ben topu yumuşak bir dokunuşla ayağına yolladım. Ancak onun yaşına göre oldukça profesyonel olduğunu, ondan bana geri gelen topun suratımda patlamasıyla anladım. Ve ben, yüzümün acısını bir kenara bırakmış, karşımdakinin iki yaşında bir çocuk olduğunu unutmuş olarak, Berk ile yaklaşık kırkbeş dakika tek kale maç yaptık. O çocuğun, koca futbol topunu ayağında çevirişini, vuruşunu, sekdirmesini ve attığı çalımları görmeliydiniz. Ve ben bu "Mini Sergen" le, tekrar maç yapabilmek için önümüzdeki yazı iple çekiyorum. Umarım orada olursun ufaklık.

20 Ocak 2010 Çarşamba

Sorun Değil Çözüm Üretin!!


Bu görüntüler yüreğinizi dağladı değil mi? Ama hepimiz biliyoruz ki bu ne ilk nede son olacak. Biz bilmesek de, görmesek de hergün onlarca şehit ailesi bu halde . Soruyorum kendime; Niye? Asırlardır Kürtler, Türkler, Ermeniler, Aleviler bir arada yaşıyordukda şimdi ne oldu? Önceden bizi bir arada tutan şey neydi? Devlet yöneticileri mi? Halkın olğunluğu mu? Nedir? Çözüm üreticeğiz dediler, sorun ürettiler. Ülkeyi ikiye böldüler; Kürtler ve Türkler. Bu Türkiyeyi kendi kanında boğmak isteyen birilerinin oyunu mudur sizce? Bundan öncede hatırlarsanız, Ermeni soykırımıyla çalkaladılar Türkiyeyi, şimdi de bu. Merak ettiğim birşey daha var. Dağa çıkanların hepsi Kürt mü? Bence değil. Ama son zamanlarda hep bunu empoze ettiler. Kamuoyu olsun, diziler olsun. Bir düşünelim, bir oğlu dağda bir oğlu kışlada olan kaç ana var, Türkiyede. Düşünelim dedim ama boşuna düşünmeyelim. Çünki parmakla sayılamayacak kadar çok. Gazeteyi ne zaman açsam, Türkiye filanca ülkeyle ikili anlaşmalar imzaladı felan filan. İstediğin kadar imzala ama neye yarar. Sen önce toprakların da yaşayan halkın bütünlüğünü koru. Allah şehit ailelerine sabırlar versin. Onların hiç olmazsa bir tesellisi var. Evlatları ŞEHİT.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Sende mi Amcaoğu

Geçenlerde bir arkadaşım anlattı. Uzun zamandır böyle güldüğümü hatırlamıyorum.

Bir grup hacı, şeytan taşlamaya çıkmışlar.
Hacılar arasında Zekeriya Beyazda var.
O da diğerleri gibi atmak üzere bir taş alıyor ki,
Şeytan kafasını kaldırıyor ve sende mi amcaoğlu.

Bence bu fıkrayı farklı bazı isimlere de uyarlıyabiliriz ya hadi neyse...

Matematik Dehası

Sayın Bahçeli, bırakın da devleti başkaları kurtarsın. Sizi milli eğitimin ana sınıflarındaki yavrucaklarımıza matematik dersi vermeye, hiç bir yetkim olmadığı halde davet ediyorum. Çocuklarımızı sizin gibi bir matematik dehasından mahrum etmeyin. Lütfen
Sevgili okurlarım, sayın Bahçelinin, genetik bilimini çözmekten daha meşakkatli olan kırkıncı yıl problemini çözüşünü ciddiyetle izleyiniz lütfen ...


Başsağlığı


Malumunuz üzere kıymetli abimiz Fatih Altaylının, babası Talat Altaylı tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetmiştir. Kendim ve tüm okurlarımız adına merhuma Allahtan rahmet, geride bıraktıklarına sabırlar diliyorum.

17 Ocak 2010 Pazar

Apo ve devlet

Ahmet Altanın 17.01.2010 tarihli yazısı , bir ustanın kaleminden çıktığı çok belli, sizlerlede paylaşmak istedim.


Şimdi Türklere iki soru soralım izninizle. İsrailli aşırı sağcı bir şaşkının zekâ yoksunu “koltuk müsameresinden” sonra Türkiye’nin sert çıkışından ve “asla özür dilememekle” ünlü İsrail’in gerileyip özür dilemek zorunda kalmasından çok hoşlandınız, değil mi? Bütün ülkelerle böyle ilişkiler kurmak, haksızlığa uğradığınızda karşınızdakine haddini bildirmek istiyorsunuz, değil mi? Bunlara “evet” dediğinizi biliyorum. Sorulara cevap verdiğinize göre şimdi sizi çok kızdıracak, öfkelendirecek lafı da söyleyeyim. Bu güce erişebilmek, dünyayla ilişkilerinizi bu düzeyde götürebilmek için Apo’yla işbirliği yapmak zorundasınız. Hemen yerinizden fırlamayın. Türkiye’nin güçlü olabilmesi için “iç barışını” sağlaması lazım. O çok özlediği “bölgesel süper güç” statüsüne, iç barışını sağlamadan, manasız bir savaşta yaşadığı kanamayı durdurmadan, demokrasisini, hukuk sistemini düzeltmeden ulaşamaz. İç barışın olması, savaşın bitmesi, askerin kışlasına dönüp gerçek bir demokrasiye yolu açması, yargıda yaşanan tuhaflıkları bitirecek reformların gerçekleşmesi, bu ülkenin Kürt vatandaşlarının bütün bunlara “evet” demesiyle mümkün. Kürtler ise “demokratik açılımlara” bile soğuk duruyorlar. Bunun temel bir nedeni var. Kürtler çok haklı nedenlerle bu devlete güvenmiyorlar. Onlara, Türkiye’de devletle hükümet arasında büyük farklar olduğunu, bu devletin kendi “hükümetini” sık sık devirdiğini, hükümet partisini kapatmak için uğraştığını kolayca anlatamazsınız. Onlar için hükümet, devlet, ordu, bir bütündür. “Devlet” de zaten onlara bunu böyle düşündürtmek için her şeyi yapar, birdenbire “hükümete” bağlı polislerin DTP’li belediye başkanlarını kelepçelemesiyle karşılaşırsınız. Kürtlerin, “Türk tarafının” samimiyetine inanması için “güvendikleri” birinin onlara “evet, bu sefer samimiler” demesi gerekir. Peki, Kürtler kime güvenir? Kürtlerin büyük çoğunluğu Apo’ya güveniyor. Apo’dan hoşlanmayan çok sayıda Kürt var ama onların arasından, Türklerin samimiyetine Kürtleri ikna edebilecek güçte biri çıkmasına koşullar izin vermiyor. Bütün hayatını Kürt meselesine koymuş, silahlı mücadele başlatmış, savaşmış ve bu uğurda altmış yaşında bir hapishanede yaşamak zorunda kalmış biri, diğer bütün Kürt liderlerden daha önemli ve daha inandırıcı bir figür oluyor haliyle. Bu yüzden de Apo’nun “sözü” gerekiyor. Apo, “tamam, bu sefer samimiler, hadi anlaşalım” demeden bu savaş bitmeyecek gibi görünüyor. Eğer biraz daha beklenirse Apo’nun etkisi de azalacak ve o da durduramayacak savaşı. Apo, “bir barış için” hazır olduğu mesajlarını veriyor sürekli. Şu anda Türkiye’nin önünü açacak bir güce sahip, bu gücü belli bir pazarlıkla kullanacağı aşikâr. On yılını hapiste geçirmiş bir “liderin” şartları olması da çok doğal. Bence Apo’yla görüşmeli bu devlet. Tabii önce hapishanede olmasına rağmen böylesine büyük bir güce sahip bir insanı, “aşağılandığını” düşündürecek jestlerle karşı karşıya bırakmaktan vazgeçmeli. Türkler, bir “elçileri” alçak koltuğa oturtuldu diye duydukları öfkeyi iyi tartarlarsa, Kürtlerin hapisteki liderlerine yapılacak her “kötü” davranıştan nasıl yaralanacağını da anlarlar. “Herkese nasıl davranıyorsak Apo’ya da öyle davranıyoruz” demeyin, Apo “herkes” değil çünkü, bu ülkenin kaderi hakkında söz sahibi biri. Kürtlere bunca eziyet ederseniz sonunda hiç hoşlanmadığınız biri de ülkenin geleceğinde söz sahibi olur işte. Hem unutmayın, Güney Afrika’da beyazlar Nelson Mandela’dan, sizin Apo’dan nefret ettiğinizden fazla nefret ediyorlardı ama onu önce bir çiftliğe yerleştirmek sonra da serbest bırakmak zorunda kaldılar. Güçlü bir ülkede, bütün dünyadan saygı görerek, eşit, özgür ve zengin yaşamak için Apo’yla konuşmaya değmez mi? Geçmişin intikamı için geleceği yakmak akıllıca değil. Bu ülkede Kürtçe konuşulması yasak edilmişti bir vakitler, şimdi o yasak ne kadar saçma geliyor herkese, Baykal bile Kürtçeyi yasaklamak istemiyor, Apo’yla konuşmamak da ilerde çok saçma gözükecek ama... O zaman çok geç kalınmış olabilir. Bir iki Reşadiye ile bir iki “kelepçelenmeden” sonra Apo’nun sözü de geçmeyebilir. O zaman ne yapacaksınız? Elçinizi değil alçak koltuğa, yere oturtsalar bile sesinizi çıkaramaz hale gelebilirsiniz, o hale düşmeniz için birçok ülke de elinden geleni yapar, Türkiye’nin içini kaşıyıp kanatır. İkisinden birini seçin. Apo’yla konuşmak mı yoksa İsrail ya da benzeri bir ülke tarafından aşağılanmak mı? Ben, Apo’yla konuşmayı seçiyorum. Aşağılamaktan da aşağılanmaktan da hoşlanmıyorum çünkü.

Türkeş ve Bahçeli



Güneri Civaoğlu'nun 15.10.2009 tarihli yazısıdır.

Samson Özararat için Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasının “proje mimarı” denebilir.Eyüp Can, Hürriyet’te, onun 1993’te “Türkeş-Petrosyan görüşmesi”ni nasıl sağladığını yazdı.Özararat, ODTÜ mezunu. Sol örgütlerde saf tutmuş, eylem koymuş. Bir süredir Erivan ve Paris’te yaşıyor. Türkiye’ye de sık sık geliyor.Gayri resmi sıfatı “Ermenistan cumhurbaşkanları danışmanı...” Yani Ermenistan’da cumhurbaşkanları değişir, Samson Ararat’ın danışmanlığı kalıcıdır.Gül ile Sarkisyan’ı buluşturan da o... Özararat’a göre iki ülkede de geçmişte olduğu gibi şimdi de yakınlaşmaya karşı keskin odaklar var. Ancak, koşullar, ulusların psikolojisi, büyük devletlerin bakışı ve zamanın ruhu normalleşme sürecini dayatıyor.1990’lı yıllarda en çok Alparslan Türkeş’ten çekinilirmiş. Siyasetçilerin üzerinde “Türkeş karşı çıkar, milliyetçilerin oylarını kaybederiz” ipoteği varmış. Samson Özararat en zorundan başlamayı denemiş. Hayrettir, Alparslan Türkeş’i son derece olumlu bulmuş. Öyle şeyler dinlemiş ki, heyecanla sormuş: “Bunları en üst düzeyde bir görüşme sağlarsam, Bay Petrosyan’a da tekrarlar mısınız?” Türkeş, “Elbette” cevabını vermiş.Bir süre “gizli” tutulan Paris görüşmesi böyle gerçekleşmiş.Şimdi, MHP’nin başında, Alparslan Türkeş’in koltuğunda Devlet Bahçeli oturuyor.Ve Ermenistan açılımının en keskin muhalifi de o.Söylemini paylaşmasak ve üslubunu eleştirsek de özgür iradesinin sonucu olan fikirlerine saygı gösterilmesi gerekir.Ancak, Alparslan Türkeş’in daha 16 yıl önce, Ermenistan açılımına temel taşı koyması 2009 MHP’si için de referans olamaz mı?Türkiye’de milliyetçiliğin simgesi MHP’yi büyük parti yapan liderdir Alparslan Türkeş. Doruğa bedelini ödeyerek tırmanmıştır. Gençliğinde “tabutluk” diye anılan ve bir kişinin ayakta günler ve geceler geçirdiği “tabut” ölçülerindeki daracık hücrelere tıkılmıştır. Çok daha ileriki yaşlarda da hapis yatmıştır. İki kez sürgüne gönderilmiştir. Siyaset yapmak ve seçilme hakkından mahrum bırakılmıştır.Bütün bunların nedeni milliyetçi görüşleri ve siyasetidir. İşte böyle bir yaşam çizgisinde siyaset yapan Türkeş’in bile, “Ermenistan’la ilişkilerin normale dönüşmesi” için olumlu tavrı iyi değerlendirilmeli.

15 Ocak 2010 Cuma

Kitap Severlere Duyurulur


Arkadaşlar elinizde çok sevdiğiniz aynı zaman da bir o kadar da yıpranmış kitaplarınız varsa eğer, çok iyi tecrübeli bir ciltci buldum. Kimseye güvenemem diyorsanız tam sizlik, gidin görün ve gönül rahatlığıyla kitaplarınızı tedavi ettirin. Ben geçen haftasonu bir kısmı arkadaşımın olmak üzere on beş adet kitabımı götürdüm. Güler yüzleri ve tecrübeleri gerçekten güvenilir olduklarını anlamaya yetiyor. Oldukça büyük ve ferah bir dükkan. İkinci el kitap alıyor. Elinde çok sayıda temiz ve eski kitap var. Çokda uygun veriyor. Kitapların tanesini on liraya tamir ediyor ve ciltliyor. Dükkanın yeri Vefada, adı Süleymaniye Ciltevi talep eden olursa telefon numarasını ve tam adresini veririm. Bu arada mücellit olan beyefendi Osmanlı Arşivinden emeklidir. Kitapları henüz almadım. Beğeniceğimden eminim. Eğer bir aksilik olursa sizlere bildiririm.

10 Ocak 2010 Pazar

İt Ürür,Kervan Yürür!


Bu meşhur atasözü bir kezdaha kendini ispatladı. Nasıl mı? Malum, günde milyonlarca hakaret mailleri alan, çirkin iftiralara maruz kalan HABERTÜRK ve çalışanları. Bütün bunlara aldırmadan, çizdikleri başarılı yolda yürümeye devam ediyorlar. Bu başarıları üçbini aşkın YTÜ'lü üniversitelinin gözünden kaçmamış ki, 2009'un en iyi gazetesini HABERTÜRK, en iyi kültür-sanat proğramını ise TARİHİN ARKA ODASI
seçtiler. Tüm YTÜ'lü öğrencileri doğru seçimlerinden ötürü kutluyorum. Yiğit BULUT, Fatih ALTAYLI, Murat BARDAKÇI, Elif ŞAFAK ve tüm HABERTÜRK çalışanlarının başarılarının devamını diliyorum. Bizlere böyle güzel çalışmalar sundukları için, kendilerine ayrıca teşekkür ederim.

5 Ocak 2010 Salı

2010 Dileklerim

Şüphesiz herkesin yeni yıldan beklentileri vardır. Elbette hepimizin ilk dileği, tüm sevdiklerimizle sağlıklı bir senedir. Gelelim dünyalıklara, işte benimkiler; :))
  • Murat Bardakçı ile tanışıp, kitabımı imzalatmak.
  • Yaprak Dökümü ve Kavak Yelleri artık bitsin lütfen. Kabak tadı vermeye başladılar.
  • Üst kattaki kiracılar artık gönüllerine göre bir ev bulup taşınsınlar da biz de kurtulalım.
  • Ümit Besenin Yenikapıdaki mekanında ailecek yemek yiyelim. (Yemek bahane tabii)
  • Yeni bir Laptop.

Bilmem ki çok mu şey istiyorum. Neyse, umarım 2010 herkesin beklentilerini karşılar..

3 Ocak 2010 Pazar

Paronayağız! Haksızda sayılmayız yani..

Evet, millet olarak biraz fazla paronaya yapıyoruz. Ben de hala kapıdan çıkarken annesinin paronayalarına maruz kalanlardanım. Her çıkarken arkamdan şunları kesin sayar " inşaat diplerinde yürüme tuğla düşer, balkon altlarından gitme saksı düşer, su dökerler, mazallah hasta olursun. Yabancılarla konuşma, bir şey vericem gel diyen olursa gitme sakın yavrum, tamam mı annem, gittiğin yere varınca ara mutlaka " bunlardan sonra kaç yaşımda olduğumu söylemeye utanırım yani. :) Ama haksız olmadığını anladım, bugün kulağıma gelen bir haberle; Yenibosnadaki Elvan çikolata fabrikasının sahibi iş adamı, artık inmek üzere miydi, binmek üzere mi bilinmez, fabrikanın önünde aracının içindeyken, karşı tarafdaki inşaatın sorumsuzca yolun kenarına gerekli tedbirler alınmadan bırakılan iş makinesi, çünki iş makineleri katlandıktan sonra, o demir parmakların arasının bir miktar açık bırakılarak dengeli konulması lazımmış. Ancak makineyi kullanan sözde sorumlu vatandaş gerekli aralığı bırakmamış ki, araçlar rahat geçebilsin. Velhasıl yağmur ve rüzgardan etkilenen makina, belki de iki ayda bir fabrikasını ziyaret eden talihsiz iş adamının aracına devriliyor. Şoför ağır yaralı, patronun sağlık durumu iyi, arabayı tahmin edebiliyorsunuzdur. İşte kardeşim gelde paronaya olma ne bilsin adam bir sorumsuzun yüzünden kaza geçiricek. Kendilerine acil şifalar, ailelerine sabr diliyorum.

Bu kadar mı acizsin? DTP

Yanlış anlaşılmasın dtp karşıtı değilim. Bilhassa, kapatılmasını yanlış buluyorum. Ama belliki partinin kapatılmasına engel olamıyan dtp bu defada kadınlarını örgütlemiş. Taksim meydanında toplanan bir grup dtpli bayan ellerinde pankartlarla hükümeti protesto ediyor. Ee ne var bunda diyeceksiniz. Kendileri hükümeti protesto edebiliyorlar ancak yoldan geçen vatandaş "bu kadar şehit varken siz eylem yapıyorsunuz "deyince olanlar oluyor. Zavallı vatandaş eylem karşıtı eylem yapınca bir grup dtpli tarfından darp ediliyor. Bu kadarlada kalmıyor. Gruptan bir kaç bayan adama saldırmaya devam ediyor ve bir bayanın ağzına yakışmayacak sözler sarf ediyorlar. Bayanlar sakinleştirilmeye çalışılıyor, adamcağız yediği yumruklarla kalıyor ve şaşkın vaziyetde uzaklaşıyor. Meydandan geçen diğer vatandaşlarda "aman bizde hışımlarına uğrarız felan " dercesine hızla uzaklaşıyorlar.

2 Ocak 2010 Cumartesi

H1 Nee1

Malum 2009'a damgasını vuran domuz gribi. Ya arkadaşlar, bu virüs zaten ezelden beri vardı. Halk arasında grip olarak bilinen hastalık esasında öldürücü bir virüstür. Zaten istatistiklere bakarsanız görürsünüz. Geçtiğimiz senelerde binlerce kişi bu hastalıkdan dolayı hayatını kaybetti. Bu virüse farklı isim takılarak gündeme getirilmesi elbette bazı sektörlere büyük kazançlar sağladı. Özellikle ilaç ve temizlik ürünü şirketleri köşeyi dönmüş olmalı. Sanki hepsinin daha evvelden haberleri olmuş gibiydi. Virüsün adı geçer geçmez anti-bakteriyel jeller piyasaya sürüldü. Bir de hastane ve eczaneler var. En yoğun çalışanlar şüphesiz onlardı. Bu süre zarfında yankı uyandıran bir durum da şu ki; ülkenin sağlık bakanı "aşı olun." derken, başbakanı "ben olmuyorum, sizde olmayın" diyor. Milletin kafası karışıyor. Bir tarafda profesör doktor, diğer tarafda halkın sevgilisi haline gelmiş bir başbakan insan ne yapacağını şaşırıyor. Ama bence başbakanın böyle davranmasının bir sebebi olmalı şöyle bir olasılıkları gözden geçirelim: En kuvvetli ihtimal; Yarın bir gün garip isimler taşıyan bir virüs ortaya çıkarda insanlar bu virüs sebebiyle hayatlarını kaybederse ve buna "H1N1" virüsünün pan zehri olan aşının sebebiyyet verdiği anlaşılırsa, "bu aşıyı kesin olun "diyen başbakanı bugün başlarına taç yapan halk, yarın ayaklarına paspas yapmaz mı?" Yapar, hem de nasıl ! :) Şimdi halk ayaklandı, malum ülkemiz krizleri fırsata dönüştürmede bir numaradır. Halkın bu öfkesi kime yarıyacak? Elbette muhalif liderlere. Sonrası için bir varsayım yapmadım. Sizinde anlıyacağınız üzere, bu varsayımın sonu iyi bitmez. :) Neyse konuyu fazla dağıttım. Sağlıktan siyasete geçtik sanki, ama son bişey daha; bunu söylemeden geçmek istemiyorum; Artık neyse ki bir sonraki sene çıkaracakları gribin ismini cismini söylüyorlar. Hani şu kuş gribiyle, domuz gribini birleştirip adına da "At gribi" denilecekmiş ya, ondan bahsediyorum. Ne diyeyim, Allah sonumuzu hayr etsin...