Hayalperest Dünyama Hoşgeldin

Bazen Hayaller, Bazen Gerçeklerdir, Bizi Hayata Bağlayan!

Sevgili Okurlar!!

Bu Sezon Oldukça Yoğun Bu Sebeple Yazılarıma Kısa Bir Ara Vermek Zorundayım Mayısta Tekrar Başlıyacağım

28 Şubat 2010 Pazar

C5'e Bak!


Arkadaşlarla site içinde turluyoruz. Bizim sitede blok isimleri c3, c4, c5, c6 diye gidiyor. Benim gözüm bir anda Citroen C5'e takıldı. Refleks olarak;

- Uff C5'e bakk.

Demişim. Arkadaşlara bir döndüm. Hepsi kafayı kaldırmış c5 blok'a bakıyorlar.
Bendeki gülme krizini tahmin edebilirsiniz.
Hakikaten harika araba...

26 Şubat 2010 Cuma

O Kim?


Dün saat 22:00 sularında kapı çaldı. Kapıyı bir açtım ki; iki arkadaşım. Sana çay içmeğe geldik dediler. Şaşkınlıkla buyurun dedim. Evin hali berbattı. Neyse canım, yabancı değillerdi ya. Çayları koyduk. Kızlardan biri sordu.
- Yaa çok merak ediyorum ve hiç anlamıyorum. Bize biraz ergenekon, ay ışığı, sarıkız, balyoz nedir? Anlatır mısın? Mesela (gazeteyi göstererek) niye almışlar bu adamları içeri?

Kendi çapımda, kendimin de anladığı kadar anlatmaya başladım. Nasıl oldu bilmiyorum, kendimi Diyarbakırda buldum. Diyarbakır konuşulur da Gaffar Okan konuşulmaz mı? Kendimden emin, karşımdakinin de konuya hakim olduğunu düşünerek başladım.

- Rahmetli Gaffar Okkan...

Demeye kalmadı. Heyecanla başladığım söz şu soruyla bıcak gibi kesildi.

- O kim?

O kim? O kim? O an da kala kaldım. İçimden; O, o bir kahraman, o Türkiyenin kapanmayan yarası... Gibi düşünceler geçti. Hiç birini söyliyesim gelmedi. Şevkim kırılmıştı.

Yıllardır savunduğum teori çökmüştü. Hep " Gençler olarak bilinçliyiz. Devleti, milleti, gündemi takip ediyor, ilgilenmiyor görünsekte, neyin ne olduğunu biliyoruz." Derdim. Öyle olmadığını gözlerimle gördüm. Onun bu kadar ilgisiz olduğunu yeni anladım. Daha önce bu konuları hiç konuşmamıştık. Düşüncelerden sıyrıldım ve;

- Boş ver canım. Hadi biraz da sen anlat. Yeni bir şey aldın mı? İndirim var mı?

Bir an da, siyasi konuların kasvetiyle gerilmiş olan kızın gözleri parladı. Onun ilgi alanına geçmiştik sonunda.

O zevkle anlatıyordu. Ama ben, yüreğimi sızlatan o soruyu düşünmekten kendimi alamıyordum. "O kim."

Şimdi yazımı bitiricem ve nette Rahmetli Ali Okkan hakkında ne kadar bilgi varsa linklerini arkadaşıma göndericem. Umarım, sorusunun cevabını doğru olarak bulur.

Onu ve tüm şehitlerimizi rahmetle anıyorum.

25 Şubat 2010 Perşembe

Köşküne Gireyim mi?

- Adnan amca, Adnan amca köşküne gireyim mi?
- Girr.

- Bihteri götüreyim mi?
- Götürr.

- Kaç lira?
- Lafımı olur canım. Senin benim mi var? Orta " Malı " işte.

24 Şubat 2010 Çarşamba

Sanatçı Açılımı Desteklese Ne Olurr, Desteklemese Ne Olurr


Bir kaç gün önce, Başbakanımız ülkemizin değerli sanatçılarını Dolmabahçe sarayında ağırladı. Açılıma, Türkiyenin büyük bir kısmının gözdesi olan bu insanlardan destek istedi. Ancak ben mi anlamıyorum? Yoksa, zaten anlaşılmaz bir hal mi? Sanatçının, siyasi açılıma desteği ne olabilir ki? Ne yapacaklar? Konserlerde halkı, açılıma destek olmaya mı çağıracaklar? En fazla ne yapılabilir, doğu illerimizi daha sık ziyaret ederek, halkla bütünleşebilirler. Buda insanın içinden gelecek. Senelerdir bunu yapan, Türkiyenin dört bir tarafındaki halk ile iç içe olan sanatçılarımız çok. Demek ki bu yeterli gelmemiş. Bunun için otuz tane sanatçının desteği yetmez. Tüm halk buna inanmalı. Türkiye seneler evvel yaptığını yine yapıyor. Ülkesinin Başbakanını böyle zorlu bir mücadelede yalnız bırakıyor. Ülkenin bölünmesini dileyenler, şehit ailelerini arkalarına alıyorlar. Bir takım hareketlerle, onların acılarını tazeliyor, eğer açılıma destek verirlerse, yavrularının kemiklerini sızlatacakları fikrine inandırıyorlar. Lafa gelince ırkçı olmadıklarını savunuyorlar. Ancak Kürtler ve Türklerin birleşmemeleri için çabalıyorlar. Şahsi düşüncem o ki; "Er yada geç bu iki millet bir araya gelecek. Belkide seneler sonra torunlarımız bunu başaracak ve dedelerimiz ne kadar ahmaklarmış ki, ellerindeki gücü, imkanı halklarının bütünlüğü için sarf etmemişler" diyecekler. Ve ben Türkiye Cumhuriyetinin hür vatandaşı olarak, açılımı destekliyorum. Ve bunu sağcı, solcu, milliyetçi, herkesin desteklemesi gerektiğine inanıyorum. Bunun için, elbette ki sanatçılarımızın desteği de gerekiyor. Ama önce, siyasi parti liderlerinden tam destek sağlanmalı. Ancak o zaman, açılım bir hayal olmaktan çıkar.

21 Şubat 2010 Pazar

BİR AĞACI OYMUŞLAR, İÇİNE DÜNYAYI KOYMUŞLAR

Daha 4 yaşındaydım, onunla tanıştığımda. Bana ilk öğrettiği kötülerin 55 dakika boyunca eziyet edip, her türlü kötülüğü yapıp bunun karşılığı olarak sadece 5 dakika ceza almasıydı. Şaşırmıştım.

6 yaşıma geldiğimde evcilik oynarken gözüm yine ona kaydı. Bana evliliğin aslında çok korkunç olduğunu gösterdi. Eltinin kapı dinlediğini, kocanın aslında laftan anlamaz bir taş kafalı olduğunu, çocuğunun çıkarları söz konusu olduğunda seni satabileceğini, kaynanadan bahsetmiyorum bile…

10'lu yaşlarda ayrılmış olan karı-kocanın aynı evde yaşayabileceğini gördüm. Anlamadım eğer evli olmayan bayanlarla erkekler aynı evde yaşayabiliyorsa evlilik kurumu neden kurulmuş yada ‘’Ateşle barut yan yana olmaz’’ tarzı atasözlerini söyleyenler geri kafalı mıydı?

13 yaşındayken okulda başıma gelen bir olayı babama anlatmak için eve geldim. Babam daha gelmemişti. Beklerken ona baktım. Babaların aslında her şeyi duymak zorunda olmadığını onlardan gizli dünyayı ters döndürsek o duymadığı zaman problem olmayacağını gördüm. Görsede problem değildi. Yalan diye bişey vardı dimi?

16 yaşına liseli gençlerin aslında çok problemli, başları beladan kurtulmayan, her suçu gözünü bile kırpmadan işleyen, ailevi değerleri olmayan insanlar olduğunu gördüm?

17-18 yaşlarımda, eşlerin %98 birbirlerini aldata bileceği yarı yolda azıksız bırakabileceği gördüm. Bu yüzden kadının ahlaki değerleri değerlerinin elastik olması ve bütün acizliğine karşın para kazanması gerektiğini öğrendim. Kadının asıl yeri sokaklardı. Çocuk elbette büyürdü ve kendi değerlerini oluşturmalıydı. Büyüklerin onu yönlendirmesi yanlıştı. Dini değerler gereksiz bir prosedürdü. Alkol suyun sarhoş edeniydi.

Bütün bu yanlış bilgileri bilinç altıma sokan şeyin ne olduğunu anladınız mı?
Benim güzel dinimi benden almaya çalışan şeyin ne olduğunu …

TELEVİZYON

Belki bunlar size saçma geldi. Ama benim size tavsiyem bilinç altınızı yoklamanız...

(Arkadaşımız Dipsy'ye bu yazıyı bizimle paylaştığı için teşekkürederim.)

19 Şubat 2010 Cuma

Bir Kendi Tarihçi

Şimdi sevgili blog yöneticim bu yazıma biraz bozulacak. Malumunuz kendisi sıkı bir Murat Bardakçı takipçisidir. Ancak bana hak vereceğini düşünüyorum. Yazarın 18.02.2010 tarihli yazısını okudum. Gençlerin, filanca yazarın, filanca kitabını tavsiye eder misiniz? Gibi sorularına toplu cevap vermiş. Yeni romanlardan, yeni yazarlardan tarih öğrenilemiyeceğini vurgulamış. Yeniden kastı genç mi, yoksa piyasada yeni mi anlayamadım. Ben yazısında sanki "Benden başka tarihçi yok" dediği hissine kapıldım. Gerçi bu yazımı okusa kızardı. O koca sesiyle "Ben tarihçi değilim, gazeteciyim" diye bağırırdı. Ama bütün tarihçileri karalamış. Bence piyasada gerçekten araştırmış, hakkını vermiş çok tarihçi var. Ben bunların bir kısmını ilgiyle okuyorum. Türkiyede gençler ikiye ayrılmış. Bir, cehaleti seçenler. İki, okur-yazarlığı seçenler. Şimdi bu "cehaleti seçenler" cümleme de tepki gelebilir. "İmkanımız olduda biz mi seçtik" diye. Bu bir savunma olamaz. Bunun arkasına sığınmak, ancak cehaletini belgeler. Nerde ve nasıl olursak olalım. İsteyen kendini yetiştirebilir. Ve diyorum ki, Sayın Bardakçı, gençler olarak çok yazarların kitaplarını okuyoruz. Ve şükür ki, doğruyu-yanlışı ayırt edebiliyoruz. Mesela sizi okuyorum, zevkle izliyorum. Ve ben kendi kafamda, sizin de doğru mu, yanlış mı olduğunuzu ayırt etmişim. Gerçekten çok değerli, başarılı, işine gönül vermiş birisiniz. Ama denir ya, büyük adamların, büyük hataları olur diye. Bence en büyük hatanız, Osmanlı padişahlarının içki içtiğini söylemenizdir. Kızacaksınız ama aynen böyle düşünüyorum. Ve bu fikrimi destekleyen çok kişi bulabilirim. Ancak Bardakçının bu iddia'ya cevabı hep şöyle; "Ben söylemiyorum. Torunu söylüyor." Bana pek mantıklı gelmiyor. Osman Ertuğrul efendi dedesi 2. Abdülhamid'i beş yaşlarında iken, bir ya iki kere görmüş. O yaşta bir çocuğun böyle bir ayrıntıyı hatırlaması zor. Nitekim bunu Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden biri ile yaptığı ropörtajda söylemiş. "Çok küçüktüm, hatırlamıyorum." Profesöre verdiği bu ropörtajın, yanılmıyorsam eğer, sesli yahud yazılı kaydı bulunuyor. Bu durumda akla iki şey geliyor. Ya rahmetli Ertuğrul efendi, kime ne dediğini bilmiyor. Yada Murat Bardakçı yahut Profesör yalan söylüyor. Varsayalım Bardakçı bu iddiasını yüzde yüz ispatladı. Peki soruyorum. Fatih Sultan Mehmet Hanın içtiğini nasıl ispatlayacak. Bence bu iddialar, alçak bir iftiradan başkası olamaz.

Ön Yargımı Aştım, Gülmekten Kırıldım...

Bu hafta benim için o kadar yorucu ve sıkıntılıydı ki. Sonunda isyan bayraklarını çektim. Abim geldi " Seni İVEDİK 3'e götüriyim" dedi. Film izlemeyi pek sevmiyor olmama rağmen "tamam" dedim. Yeter ki, güleyim. Az evvel girdik eve. Salonda ortalardaydık. Arkamızda en az benim kadar "gülmeğe aç" insan yavruları vardı. Adamların açma düğmeleri var, kapama yok. Erkek milleti birde, aç-kapa, enerji kaybı. Adam filim boyunca katıldı. Çıkarken zor topladı ağzını. Adamdaki pozitif enerji abime negatif yansıdı. O arkada "anırdıkça" abim çıldırdı. Filmin bundan önceki serisi nasıldı bilmem. Ama bu çok iyiydi. Her beş dakikada, hormonları normal olanlar, gülmekten katılıyor. Neyse geçenlerde bununla ilgili birşey anlattılar. İnsanları önce "Şaban" sonra da "Recep" isimlerinden soğuttular diye. Bence hakikat payı var. İnsanlar bu isimleri koymaz oldular. Yalnız ikisi değil, daha neler vardır. Neyse, bence Şahan zeki birisi. Filmde bu ismin istismar edilmediğine dair, iyi bir senaryo yazacaktır.

14 Şubat 2010 Pazar

Dakika 2, Hayalciler 1-0 Önde!

Evet, "2010 Dileklerim" başlıklı yazımı okuyanlar bilirler. Bu sene ilk hayalim, kitabımı Murat Bardakçıya imzalatmaktı. Vee dün itibariyle bir hayal olmaktan çıktı. Dakika iki dedim çünki, ikinci aydayız ve ilk hayalim gerçekleşti. Nasıl mı?
KİTAP SERÜVENİM
Ocak ayının başlarıydı. Evimin yakınlarındaki bir kitapcıyla anlaştım. Kitabın piyasa fiyatı 44 tl. Sana ise alış fiyatıydı, indirimdi felan 28 tl'ye veririm dedi. Birkaç gün sonra Vefada eski kitaplar satan bir yere gittim. Bir kaç kitap aldım. Gelmişken Beyazıta da uğrayayım dedim. Ben kendimi masum bir beyazıt gezintisine çıkmış gibi hissederken, bilinç altım "asıl maksadın Bardakçıların çarşıdaki sahaf dükkanına uğramak" diyordu. Galiba haklıydı. Birkaç saat sonra kendimi ünlü sahaf İbrahim Manavın dükkanında buldum. Bardakçının eşini daha evvel gördüğümden hemen tanıdım. Bir müşteriyi geçirdi. Bana da nasıl yardım edebileceğini sordu. Şah Babayı istedim. Çıkarttı. Fiyatını sordum 44 tl ama 40 tl yaparız dedi. Ne yaptıysam bir kuruş aşağı çekmedi. Babamın "Taş yerinde ağır olur" sözünü hatırladım. Bir kaç eski kitap baktım. Bu sırada eşinden de lafz oldu. Neyse elim boş olarak, teşekkür ettim ve çıktım. Ancak canım fena sıkıldı. Karşıdaki dükkana sordum. 44 tl dedi. Yok dedim. Ben başka bir yerde 28 tl'ye buldum. Adam birde dalga geçmez mi? "Aaa ne güzel" diye. O kadar sinirlendim ki, gözüm çarşıyı gezen Bakan Beşir Atalay, İstanbul Valisi Muammer Güler ve nede Emniyet müdürü Hüseyin Çapkını görmek istemedi. Sonra kendime geldim. Dünyanın sonu değil ya. Başka zaman alırsın dedim. Ve hızla makinemi çıkartıp resimlerini çektim. Ama henüz bilgisayara aktarmadım. Aktarınca koyarım. Sonra, benim kitapçıya geldim. Demez mi " Çarşıya çıktım ancak senin kitabı bulamadım" diye. O an dükkanı dağıtmak geldi içimden. Kendimi eve nasıl attım bilmiyorum. Barut gibiydim. İki gün sonra babam aramaz mı "senin kitabı aldım "diye. Hemde 30 tl'ye, öyle rahatladım ki; içimden ılık ılık birşey aktı sanki. Daha kitabıma bakmaya doyamadan, elime aldığım gibi fırladım. Habertürk'de spor yazarı bir arkadaşın evine. "Tabii imzalatırım" dedi. Kitabı verdim. Tam üç haftadır her kapıya, telefona kitabım geldi diye fırlıyorum. Çok şükür dün bizzat gittim aldım. Abi; "Burada olsaydı görüştürürdüm" dedi. Ama geceleri geliyormuş. Kitabı elime aldım ve sordum kendime "Acaba bu heyecana değecek mi?" diye. Ve işte Sayın Murat Bardakçı, nevi şahsına münhasır orjinalliğiyle şu satırları yazmış.

MURAT BARDAKÇI 12.02.2010

"Sular yükselince balıklar;
karıncaları yer...
Sular çekilince de karıncalar;
balıkları yer...
Kimse bugünkü üstünlüğüne ve,
gücüne güvenmemelidir...
Çünkü...
Kimin kimi yiyeceğine;
Suyun akışı karar verir..."

9 Şubat 2010 Salı

Son Aile Tatilim !!


Tatil için Akyazıdayız. O zaman Sakarya üniversitesinde okuyan abimde hafta sonu bize katıldı. İki araba çevreyi dolaşmak için çıktık. Bizim aile ve babamın kuzeni ve ailesi. Babam bilmediği yollara girmeğe bayılır. Hiç bir tabelası olmayan bir dağ yoluna kırdı direksiyonu. Arkadakilerden telefon geldi. Biz dönüyoruz. Sizde dönün, beraber balık yemeğe gidelim. Babamın cevabı hepimizi şok etti, yok biz ailecek bu yolun sonunu merak ediyoruz. Tabii gözler babamdaydı. "İstiyoruz" Hadi yaa. Balık teklifinin ne kadar cazip olduğunu sonra anladım. Neyse ki benim için sorun yoktu. Mp3' üm yanımdaydı. Taktım kulaklıkları ve izlemeğe koyuldum. Her yer Yeşil. Hemde her tonuyla. İki aracın zor geçtiği bir yol. Gerçi bizimkinden başka araç yoktu. Babam heyecanlı. Ailecek izcilik yapıyoruz gibi hissediyor. Ondan başka kimsede çıt yok. Tam huzurla gözlerimi kapıyordum ki, mp3' üm şarjı bitti. Tam bir felaket. Allah kahretsin. Hem benim hem de arabadakiler için sıkıntılı saatler başlıyordu. Sesli Ufflamalar puflamalar netice vermiyordu. İki saatdir gidiyorduk ama yol bitmek bilmiyor. Babam hala yolun nereye çıkacağını tahmin etmeye çalışıyor. Abimin sigara krizi gelmiş, gazı kökledikce köklüyor. Annem sakin görünmeye çalışıyor. Ortamın havasını değiştirmek ve de babamdan intikam almak için bir itirafta bulundum. Babaaa. Efendim. Hani bundan on sene önce türkiye turuna çıkmıştık yaa. Hanii İzmirde kilometre sayacının kapandığını fark etmiştin ya. Onu ben kapatmıştım. Sonuçta on sene evveldi. Beraberce güldük. Gerçekten herkes bir an kendine gelmiş ve mutlu izciyi oynamaya karar vermişti sanki. Ancak bu izci ailenin karnı açıkmıştı. Yol kenarında bir akar suyun üstüne kurulmuş olan küçük bir büfenin önünde durduk. Mutlu izciyi oynamak, burda yemek yemekten daha kolaydı. Neticede yedik. Abimde sigarasını içmiş rahatlamıştı. Tekrar yola koyulduk. Sonunda dağ yolundan asfalta çıktık. Oda ne? ikiyüz metre boyunca birbirnden lüks restoranlar. İlk tepki babamdan "ucuz yırttım". Ve bir tabela, şöyle yazıyor." İSTANBUL-ANKARA" bizimse Adapazarında olmamız gerekiyordu. Saat akşam 19:00. Artık herkes mutlu izci oynamayı bırakmış, kimseden ses çıkmıyor. Bilhassa babamdan. Eve geldiğimizde saat 24:00' de geliyordu. Ve benim bundan aldığım ders. AİLE ile TATİLE ÇIKMAYA SON.

Tatlıdır, sevimlidir, hoşdur, bazı kaprisleri çok boşduur:))

Kimden mi bahs ediyorum. Bilenler anlattığımdan çıkaracaklar. Bilmeyenler için ise orjinal bir karakter diyelim anlatıcağımız kişi için. Bahs etdiğimiz arkadaşım, gurup olduğumuzu düşünürsek, her bir kişinin "o olmasaydı hayatımızın rengi olmazdı" diyeceği kadar renkli bir kişi. Şimdi birkaç hatıramı hatırladım, anlatayım. Arkadaşlarımızla tatile gitmişdik, on kişi kadar kızız.Hepimiz mutlu, hepimiz şen. Öyle yaa güzel bir tatil bizi bekliyor. Dinlenmek ve dejarj olma planları içindeyiz neyse biz postu atdık eve bir güzel yerleşdik, gece güzel geçmesine geçdi de öteki gün havuza gitmek için on kız banyodan hazırlığını yapıpda çıkan, kapıda benim güzel arkadaşımı görüyor. Hee niye görüyor? Diyeceksiniz. Hepimizden önce inmiş de ondan ve elinde saat bekliyor kim ne zaman geldi? Biz on kız durumumuzun vehametini, kalkışdaki sorunumuzu ve rötar süremizi öğreniyoruz ki 45 dk. imiş ve yarın hepimizin aynı saatde ve aynı yerde bulunup bu düzensizliğe bir son vermemizi tembihliyor. Biz de seni mi kıracağız güzel arkadaşım diyoruz. Ama öteki günkü manzara yine aynı oluyor kader utansın ki iki banyo var kaldığımız yerde, eee tatil komşumuza da sizin banyoyu kullanabilir miyiz? Diyemeyiz ya! Mecbur yine inen, güzel arkadaşımın güzel yüzüyle karşılaşıyoor:))) Havuzun yoluna koyuluyoruz. Biz ona bu askeri darbenin bize vuran kısmımı gözüyle bakarken, onunda bize yeşilliğe yayılmış dana gözüyle bakdığı, gözünden okunuyor. Neyse su kızgınlığımızı söndürüyor ve enerjimizi tüketiyor, kuzucuklar şeklinde duşlarımıza giriyoruz o da ne? Sanki fiskiyede "ağırlık çalışmayan kaldırmasın" yazıyor. Yorgunlukdan zar zor atıyoruz kendimizi dışarııı.Eee tahmin etmişsinizdir. Kapıda suratı asılı kişiyi. Yaa bu insanın nasıl vücüdu var. Yorgunluk bilmez. Bu nasıl bir görev aşkıdır. Tatildede buldu bizii. İçimden "bu insanı keşf etmeyen şirketler yansın, askeriye yansın, sen yanma, sıkma canını" diyorum. Velhasıl dokuz kişi onu ikna edemedik, o da dokuzumuzdan birini ikna edemedi. Öyle bir tatildi ki, gözleriniz kapandığı anda aldığınız kafeinle, zınk diye açılır. Biz de işde hayat dediğimiz anda zınkladık. Zınkladıkdan hemen sonra işde hayat dedik. Yani mutlulukla gerginlik arasındaki yolu çok kısa sürelerde aşdık. Şunu da itiraf etmeliyimki 60 dk. mutluysak 2 dk. gergindik. AMA CANIM ARKADAŞIM sana kameralar önünde sesleniyoruum:))) O iki dakikayı da mutlu geçirmek istiyoruuz. Sensiz olamıyıyacağımız için bize lutfeet diyoruum ve bitiriyoruum.

4 Şubat 2010 Perşembe

Rasim Ozan Kütahyalı

Açıkcası onu Vatan gazetesinin haberlerini okurken tanıdım. İçerisinde bulunduğu kısa bir video'yu izledim. Kanaltürk'ün Ters Cephe proğramında Ümit Zileli ve Ümit Özdağ ile kapıştı.
Ümit Özdağ diyor ki; "Bu milletin dini neyse, bu milletin ordusunun dini de odur. Türk ordusu kendi camii'ni bombalar mı?" Evet doğru söylüyor.
Rasim Ozan ise; "Bütün orduyu suçlamıyoruz. Ordunun içinde cuntalar var. Bilmem kaç sene evvel asker cenaze nemazı bile kılamıyordu. Kaç subay namaz kıldığı, eşi kapalı olduğu için meslekten atıldı." Diyor. Oda doğru söylüyor.
Yayında bulunan diğerleri ise; "Yalan söylüyorsun, yalan söylüyorlar, hani delilin ispatla." diyorlar.
Haydi hep beraber ispatlayalım.
1. Dindar subaylar meslekten atılmadılar isede, emekli olunmaya zorlandılar.
Çevremde deli raporu olan, emekli subay çok. Ama deli oldukları için değil, namaz kıldıkları için emekli oldular. Ne yapsın adamlar. Onlarda ev geçindiriyor. Ya atılacak yada deli raporu alacak. Hiç değilse emekli maaşından mahrum kalmadılar.
2. Sadece namaz kılanlar yada eşi başörtülü olanlar değil. İçinde dini köşe yazıları bulunan gazetelere abone oldukları için de haklarında soruşturma açılanlar var birde.
Bak kardeşim delil mi? Al sana delil; İstanbulda bin dairelik seçkin bir site var. Bu sitenin her apartmanında meslekten ihrac edilmiş en az beş kişi oturuyor. Sanırsın Askeriyeden İhrac edilmişler Vakfı. Bu insanlar mesleklerinden vazgeçdiler ama dinlerinden asla. Hepsi hala namazlarını kılıyorlar.
Şimdi üç beş çapulcu çıkmışsınız vatan hainlerinin avukatlığını yapıyorsunuz. Namaz kılan, oruc tutan askerlere de vatan haini muamelesi yapıyorsunuz.
Bak kardeşim, ya sen çok iyi niyetlisin. Bu sebeplerden ötürü meslekten atılanlardan haberin yok. Yada Allahın bildiğini kuldan saklamaya çalışıyorsun.
Ben normal, sivil bir vatandaşken bu kadar şey biliyorsam, bu subayların anlatacağı kim bilir daha neler vardır. Delil mi istiyorsun? Çıkart bunlardan birini proğramına. Tabii cesaretin varsa...
Haa bu arada helal olsun Rasim Ozan. Doğruları söyleme cesaretini gösterdiğin için.

3 Şubat 2010 Çarşamba

Sokakta Yaşamayı Seçenler


Hava şartları sebebiyle, sizinde bildiğiniz üzere, her sene olduğu gibi sokak da yaşayan kardeşlerimiz bu sene de çeşitli spor salonlarında ağırlandılar. Onların bayramı olsa gerek. Ancak yetkililerin yaptığı açıklama oldukça şaşırtıcı; Sokak da Yaşamayı Seçenler. Allah Allah. Sokak da yaşamayı kim seçer yahuu. Bence yetkililerin vicdanlarını rahatlatmak için söyledikleri birşey bu. Sahip çıktın da, iş verdin de mi? Sokağı seçti bu insanlar. Güldürmeyin yaa. Yetimhaneler de on sekizini dolduranı, kuduz köpek yavrusu gibi kapıya koymuyor musunuz? Bu gün sizin sahip çıkıyoruz, havalar düzelene kadar onları misafir edeceğiz dedikleriniz, bundan bilmem kaç sene evvel kapıya koyduklarınız değil mi zaten. Tamam yetinhanedekilerin hepsi, şimdi sokakda değiller belki. Ama on sekiz yaşındaki bir insanın ayakları üzerinde durması çok zor.